• slideshow1
  • slideshow2
  • slideshow3
  • slideshow4

Erich Fromm Yazıları, İnsan

Yorum :0
Kategori : Psikoloji
Erich Fromm Yazıları,  İnsan

Ortaçağ bittikten ve zihinlerde yeni bir pencere açıldıktan sonra, Batı insanı, en güzel rüyalannın ve hayallerinin kısa bir süre içinde gerçek olacağını sanmış, rakip kabul etmeyen kilisenin otoritesinden, geleneksel düşünüşün ağırlığından ve henüz küçük bir bölümü keşfedilmiş bir dünyanın coğrafi sınırlanndan kurtulmuştu. Tabiatı ve bireyi keşfetmiş, bireyin varlığı tespit edilmişti. Batılı insan, kendi gücünün ve kapasitesinin farkına varmıştı. Artık tabiatın ve eskiden beri süregelen geleneklerin hâkimi olabilirdi.
 

Yeni keşfettiği bu gücü, akılcılık ve hümanistik manevî geleneklerin eski değerleriyle birleştirebileceğini düşündü. Böylece, tarih içinde, insanlığın barış ve adalete erişeceğine inandı. Rönesans ve reform hareketlerinden sonraki yüzyılda, yepyeni bir bilimsel anlayış geliştirdi ve o zamana kadar hiç görülmemiş bir üretkenliğe ve güce sahip oldu. Böylece, maddi dünyayı tümüyle değiştirebileceğine inandı. Bireylerin serbestçe ve verimli bir biçimde kendilerini geliştirebilecekleri siyasî sistemler ortaya koydu. Çalışma saatlerini inanılmazın da ötesinde düşürerek, kendisine bir nesil öncesinde hayal bile edilemeyecek kadar uzun boş zamanlar yarattı. Peki, günümüzde bu gelişmenin neresindeyiz?
 

Dünyamız, biri kapitalist, diğeri komünist olmak üzere iki büyük kampa ayrılmış durumda. Her iki kamp da, sayısız nesiller boyunca peşinden koşulan dünya cennetinin anahtannı sunabildiklerini iddia ediyorlar. Bunu iddia ederken de, sistemlerinin birbiriyle bağdaşamayacağını söylüyorlar. Halbuki her iki sistem de banş içinde birlikte yaşamak zorunda. Bunda haklılar mı? Her iki sistem de yeni bir feodaliteye dönüşmek üzere değil mi? Bu yeni endüstriyel toplumlar, büyük ve güçlü bürokrasiler tarafından yönetilip, manipule edilmiyorlar mı? Bu toplumlarda birey, iyi beslenen ve eğlenen, ama aynı zamanda bireyselliğini, özgürlüğünü ve insanlığını kaybeden bir otomat haline dönüşmüyor mu? Tabiatın üstesinden geldik.
 

İstediğimiz ürünü, istediğimiz miktarda üretebiliyoruz. Peki, bu yüzden dayanışmanın ve adaletin hüküm sürdüğü yeni bir dünya ile ilgili hayallerimizden feragat mı etmek zorundayız? Böyle bir ideali, içi boş bir teknik kavram olan "gelişme" kelimesiyle feda etmeye gönlümüz razı mı? Kapitalist veya komünist yöneticilerin egemen olduğu bir sanayicilik ideolojisinden başka bir seçeneğimiz yok mu? Bireyin, toplumun yeniden etkin ve sorumlu bir üyesi olduğu ve başkasının kendisini yönetmesinden ziyade, gelişmeleri birlikte kontrol edebildiği bir sanayi toplumu yaratamaz mıyız? Ekonomik refah içinde olma ile insanın insanca yaşayabilmesi, gerçekten biribi-rine zıt kavramlar mı?
 

Bu iki kamp, birbiriyle ekonomik ve siyasal açıdan mücadele etmenin dışında, büyük bir nükleer korku altında da yaşamaktadır. Bir nükleer felâket, her iki tarafı da yok edeceği gibi, belki de dünya üzerindeki bütün medeniyetleri ortadan kaldıracaktır. Gerçekten de insanoğlu, zekâsının en ileri ürünlerinden birisi olan atom bombasını imâl edebilmiştir.
 

Ama aynı zamanda, yarattığı bu bomba üzerindeki kontrolünü de kaybetmiştir. Böylece atom bombası, insanoğlunun efendisi olurken, kendi yaratıcılığımız en büyük düşmanımız haline gelmiştir. Bu gidişi tersine çevirecek zamanımız var mı? Bu kötü gelişmeyi durdurmayı başarabilecek miyiz? Oldu-bitti türü gelişmeler tarafından yönetilmek yerine, gelişmeleri yeniden kendimiz yönlendirecek miyiz? Sorunları çözmek için hep başvurduğumuz (ama bu şekilde hiçbir zaman, hiçbir sorunu çözemeyeceğimiz apaçık olan) kuvvet, şiddet ve cinayet denilen barbarlığın ta derinlere inen köklerini kesip atabilecek miyiz? Zekâmız çok gelişmiş olduğu halde, duygusal ve ahlâkî açıdan çok gerilerdeyiz. Aradaki bu farkı giderebilecek miyiz?
 

Bu sorulara bir cevap verebilmek için, Batılı insanın mevcut durumu hakkında, daha ayrıntılı bir incelemeye gerek vardır.
Çoğu Amerikalı için endüstriyel bir temele göre örgütlenmiş toplumumuzda başarıya ulaşmanın yolu tartışmasız bellidir. Buhar gücü, petrol ve atom enerjisi benzeri yeni üretim güçleri ve merkezî plânlama, bürokratikleşme, ileri derecede iş bölümü ve otomasyon gibi emeğin yeni örgütlenme ve düzenleme biçimleri, en gelişmiş sanayi ülkelerinde çok ileri bir maddî refah ortamı yaratmıştır. Daha yüz yıl önce, halkın çoğunluğu büyük bir yoksulluk içindeyken, artık bu durumda olanlar yok denecek kadar azalmıştır.
 

Son yüz yıl içinde çalışma süresi yetmiş saatten kırk saate düşürülmüş, ileri otomasyon teknikleriyle söz konusu çalışma süresini daha da kısaltmanın yollan bulunmuştur. Artık insanlar, hayal bile edemeyecekleri kadar uzun bir boş zamana sahip olabilecekler. Her çocuk, temel bir eğitim görebilmektedir. Yüksek öğrenim imkânları, genel nüfus göz önüne alındığında büyük oranda artmıştır. İnsanların boş vakitlerini geçirebilmeleri için sinema filmleri, radyo ve televizyon programları, spor karşılaşmaları ve pek çok hobiler geliştirilmiştir. Gerçekten de, tarihte belki de ilk defa, Batı âleminin büyük bir bölümü (ve bir süre sonra da bütün insanlık), hayatı idâme ettirmek için gerekli olan bütün maddi şartlan tamam olacağından, günlerini, daha iyi yaşamak için kullanacaklardır.
 

Büyük babalarımızın en cüretkâr hayallerini gerçekleştirmek için az bir mesafe kalmış gibi görünmektedir. Hatta Batı dünyası, "iyi bir hayatın" ne anlama geldiğini de bulmuşa benzemektedir. Kuzey Amerika ve Batı Avrupa'da yaşayan insanların pek çoğu bu görüşü paylaşsalar da, bazı düşünürler ve duyarlı kişiler, söz konusu parlak görüntünün ardındaki çatlaklan görebilmektedirler.

Sayılan gün geçtikçe artan bu kişiler, dünyanın en zengin ülkesi olan ABD'de bile nüfusun yaklaşık beşte birinin, çoğunluğun yaşadığı o tatlı hayatı yaşayamadığını, pek çok vatandaşın onurlu bir insan hayatının temelini oluşturan maddi standarda dahi ulaşamadığını iddia etmektedirler. Öte yandan insan ırkının üçte ikisinden fazlasını teşkil eden ve yüzyıllardır Batı sömürgeciliğinin kurbanı olan insanlann, bizimkinden on ve hatta yirmi kat daha düşük şartlarda yaşadıklannı, ortalama bir Amerikan vatandaşının yan yaşma bile gelemeden öldüklerini bilmektedirler.Bu bilinçli kesim, sistemimize egemen olan akıldışı karşıtlıklan endişeyle izlemektedir.
 

Yurdumuzda milyonlarca, yurt dışında yüz milyonlarca insan aç olmasına rağmen, tanmsal üretimimizi sınırlandırıyoruz ve buna ilâve olarak da, üretim fazlalarını stoklamak için yüz milyonlarca dolar para harcıyoruz. Elimizde her üründen bolca olmasına rağmen, hayatımızdaki boşluk çok belirgindir. Refahımız arttı, ama aynı ölçüde, özgürlüğümüz de sınırlandı. Daha çok tüketiyoruz, buna karşılık hayatımız boş geçiyor. Nükleer silâhlanınızın sayısı artıyor, ama giderek daha savunmasız bir hale geliyoruz. Eğitimimiz artıyor, fakat aynı zamanda eleştirerek yargıya varma gücümüz ve kanaatimiz geriliyor.
 

Dinlerin sayısı artıyor, ama gittikçe daha maddi bir ortamda yaşıyoruz. Aslında radikal hümanizm (köktenci insancılık) geleneğinin bir halkası olan Amerikan geleneğinden söz ediyoruz, ama bu geleneği günümüz toplumu için uygulamak isteyenleri "Amerikan olmamakla" suçluyoruz.

Çoğunluğa uyarak kendimizi pekâlâ avutabiliriz. Örneğin birkaç nesil sonra bütün Batı uluslarının ve belki de bütün dünyanın topluca ekonomik refaha kavuşabileceğini iddia edebiliriz. Ama yine de şöyle bir sorun ortaya çıkıyor: İnsanlığın ulaştığı nokta nedir? Endüstriyel sistemimizin tuttuğu bu yolda devam ettiğimiz takdirde insanlık nereye varacak? Ekonomik sorunlarımızı çözmede başarılı olan sistemin şu müthiş öğelerinin, nasıl giderek insanlar arasında sorunlara yol açtığını anlayabilmek için, yirminci yüzyıl kapitalizminin bazı karakteristik özelliklerini açıklamakta fayda vardır.

Sermayenin büyük oranda yoğunlaşması, hiyerarşik biçimde organize edilmiş dev bir üretim makinesine işlerlik kazandırmaktadır. Bu dev makinanın çalışabilmesi için, bileşenlerinin çok iyi biçimde, aksamadan ve duraksamadan işlemesi gerekmektedir. Her bir işçi ve memur, bu makinenin bir dişlisi haline gelmiştir ve işlevleriyle faaliyetleri, çalıştıkları kurum veya kuruluşun yapısı tarafından belirlenmektedir. Bu dev işletmelerde, üretim araçları üzerindeki hukukî hâkimiyet işletme yönetiminden ayrılmış ve önemini yitirmiştir. Zira büyük işletmeler, bürokratik yönetimler tarafından idare edilmeye başlanmış, bu yönetimler, hukuken işletmenin sahibi olmasalar bile, toplumsal olarak onlara egemen olmuşlardır. Sözü edilen yöneticiler, eskiden işletme sahiplerinin temsil ettiği özelliklere sahip olmadıkları gibi (bireysel insiyatif, atılımcılık, risk alma cesareti gibi) tam bir bürokrat zihniyetine sahiptirler (bireysellikten yoksunluk, kişisellikten uzaklık, endişe, sınırlı bir hayal gücü gibi).

Bu yöneticilerin görevi, nesne ve insanları sevk ve idare ederken insanlara birer eşya (nesne) gibi davranmaktır. İşletmeye hukuken sahip olmayan bu yöneticiler sınıfı, fiiliyatta işletmenin tümünü kontrol altında tutmaktadırlar. Bu açıdan ne hissedarlara, ne de işletmede görevli olanlara karşı hiçbir sorumlulukları bulunmamaktadır. Gerçekten de en önemli üretim alanları bu dev boyuttaki işletmelerin elindedir. Bu tür işletmeler ise, en üst görevliler tarafından idare edilmektedir. Bir ülkenin ekonomik ve bir dereceye kadar da siyasî kaderine yön veren bu dev işletmeler, aslında demokratik sürecin tam tersi bir durumun doğmasına yol açmışlardır: Zira bunlar, kendilerine tâbi olanların kontrolü dışında bulunan bir gücü temsil etmektedirler.
 

Nüfusun büyük bir çoğunluğuna, endüstriyel bürokrasinin dışındaki başka bürokrasiler tarafından da yön verilmektedir. Bunların en başında, iktidar bürokrasisi gelmektedir (buna silâhlı kuvvetler de dahildir). Bürokrasinin bu tipi, milyonlarca insanın hayatım şu ya da bu şekilde belirlemekte ve etkilemektedir. Öte yandan sınaî ve askerî bürokrasi ile hükümetlerin bürokrasileri hem faaliyetleri, hem de personelleri açısından artan bir biçimde iç içe geçmektedir. Daha dev boyuttaki işletmelerin ortaya çıkmasının ardından, sendikalarda da benzer gelişmeler yaşanmış ve sendikalar, üyenin tek başına pek bir söz hakkına sahip olmadığı, koca birer bürokratik mekanizma haline gelmişlerdir. Nitekim son dönemlerdeki sendika başkanlarının çoğu, sanayi patronları gibi yönetici bürokrat tabakadan gelmektedir.

Bütün bu bürokrasiler, hiçbir plâna göre idare edilmemekte ve belirli bir görüşe de sahip bulunmamaktadırlar. Hatta bürokratik yönetimin en temel ilkelerinden birisi, böyle bir aşıbozukluğu şart koşmaktadır. Çünkü insan bir eşya haline dönüştürüldüğü ve bir eşya gibi yönetildiği takdirde, bu "eşya-insanlann" yöneticileri de birer eşya (nesne) haline gelmektedirler. Nesnelerin hiçbir iradesi, fikri veya plânı olmadığına göre de, söz konusu başıbozukluk gayet iyi anlaşılır olmaktadır.

Halkın bürokratik bir biçimde yönetilmesi, demokratik süreci basit bir tören sığlığına indirgemektedir. İster dev bir işletmenin hissedarlar kurulu, isterse de siyasî bir seçim ya da sendika toplantısı olsun, bireylerin kendi başlarına kararları etkileme ve kararların oluşumuna etkili olarak katılabilme şansı neredeyse sıfıra inmiştir. Özellikle siyaset cephesinde, seçimler zamanla bir tür plebisite dönüşmüştür. Bu tür seçimlerde birey, profesyonel birer siyaset adamından oluşan iki adayın listeleri arasında kendisine en uygun geleni tercih etmektedir. Bu durumda siyasetçilerin, seçmenin rızasıyla işlerini yürüttüklerini söylemek yerinde olacaktır. Fakat seçmenin rızasını kazanabilmek için başvurulan araçlar arasında en ön sırayı, telkin ve manipulasyon almaktadır. Öte yandan bazı çok temel kararlar da (örneğin, savaş ve barış üzerinde etkili olan dış politika gibi) çok küçük bir grup tarafından alınmaktadır. Ortalama bir vatandaş, bu tür konu ve kararların varlığından dahi haberdar olamamaktadır.
 

Halbuki Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucuları, demokrasiyle ilgili siyasî görüşlerini yalnızca siyasetle sınırlamamış-lardı. Onlar, peygamberci kurtuluş inancına, maneviyata, hümanizme ve 18. yüzyıl aydınlanma dönemi filozoflarına dayanan spiritüel bir geleneğin halkasıydılar. Bütün bu fikir ve davranışlar, bir tek ümit çevresinde odaklanmıştı.

İnsanlık kendisini tarih içinde yoksulluk, bilgisizlik ve adaletsizlikten sıyırabilir ve insanların hem kendi aralarında ve hem de doğa ile uyumlu ve barışık oldukları bir toplum yaratabilirdi. Tarihin belirli bir amacının olduğu fikri ve tarihî süreç içinde insanın mükemmele doğru ilerleyeceği inancı, Batı düşüncesinin en temel yaklaşımlardan birisini oluşturmaktadır. İşte bu fikir ve davranışlar, Amerikan geleneğinin kök saldığı, güç ve hayat kazandığı verimli topraklardır. Ama insanlığın ve toplumların mükemmele ulaşacağı fikrine ne oldu? Kaba bir "gelişme" kavramına düşürüldü, daha çok ve daha iyi nesnelerin üretimiyle ilgilenen basit bir görüşe dönüştürüldü. Tam anlamıyla gerçek hayatını yaşayan ve üretken olan bir insanın doğusuyla ilgili yaklaşımlarsa unutulup, gitti. Günümüzün siyasf kavram ve yaklaşımları, spiritüel köklerini tamamen kaybetmiş görünmektedirler.

Siyaset, artık sorun çözmekle eş tutulmaktadır. Burada temel alınan ölçütse, siyasetin hayat standardını arttırıp, arttırmaması veya kamu idaresini daha verimli kılıp, kılmamasıdır. İnsanların hissiyatına ve arzularına bir yön vermekten âciz kalan böyle bir siyaset, gerektiğinde fırlatılıp kenara atılan boş bir teneke kutu haline gelmiştir. Bireyi yöneten ve kukla gibi oynatan, yalnızca üretim cephesi değildir. Aynı yönlendirmeler, tüketim cephesi için de geçerlidir. Halbuki tüketim alanının, bireyin kendi kişisel seçimini en serbest biçimde yapabildiği alan olduğu iddia edilmektedir. Hem gıda, giysi, içki, sigara ve sinema, hem de televizyonla ilgili tüketimde iki ana amaca hizmet eden güçlü bir telkin mekanizması devreye sokulmaktadır: Bu amaçlardan ilki, bireyde yeni mal ve hizmetlere karşı artan bir iştah yaratmak; ikincisi ise, yaratılan bu tüketim iştahını, sanayinin en kârlı alanlarına doğru yönlendirmektir. Tüketim malları sanayiinin gerektirdiği büyük sermaye yatırımları ve birkaç dev işletme arasındaki rekabet, tüketimi bireylerin serbest seçimine bırakılamayacak kadar değerli bir yönlendirme aygıtı haline getirmiştir. Burada işi şansa bırakmak ve tüketicinin hangi maldan ne kadar alacağına ve hattâ satın alıp, almayacağına kendisinin karar vermesini beklemek büyük bir safdillik olurdu. Bu nedenle bireylerin iştahı körüklenmiş, hatta zevkleri güdülmüş, yöneltilmiş ve önceden belirlenebilir bir hale getirilmiştir. Böylece insanlar, sürekli olarak daha çok ve daha "iyi" mal ve hizmet peşinde koşan ve adına "tüketici" denilen bir kalıba sokulmuşlardır.


Ekonomik sistemimiz, insanları maddî olarak zenginleştirmiş olsa da, insanî açıdan fakirleştirmiştir. Batı dünyasının Tanrı'ya olan inancı, idealizmi veya manevî değerleri hakkındaki bütün propaganda ve sloganlara rağmen sistemimiz, maddî bir kültür ve maddî bir insan yaratmıştır. Böylece bireyler, çalışma saatleri içinde üretim süreci kapsamında yönetilmekte, boş vakitlerinde ise sevmesi "gereken" şeyleri seven, ama kendi zevklerini tatmin ettiğini sanan yönlendirilmiş ve yönetilmiş mükemmel bir tüketici kişiliğine bürünmektedirler. Bütün zamanı, slogan ve telkinlere kulak vermekle geçmekte, içinde kalan tek gerçeklik kırıntısı da, gerçek dışının güçlü sesi tarafından sökülüp atılmaktadır.

Çocukluktan başlayarak, kendi içinden gelen pek çok inanış ve kanaati yok edilmektedir.Eleştirel düşünce cılız bir hale gelmiş, gerçek hisler topal olmuştur. Bu nedenle bireyi dayanılmaz yalnızlık ve kaybolmuşluk duygularından koruyacak tek yol, sürüye sessizce uymak haline gelmiştir. Birey, kendisini, gücünün ve iç zenginliğinin bir dışa vurumu olarak hissetmek yerine, bir "eşya"ya indirgenmiş olarak görmektedir. Artık özünü, bilmeyerek de olsa, kendi dışındaki güçlere aktarmıştır ve bu açıdan da, dışa bağımlılığı tamdır.
 

Böylece insanlar, kendilerine yabancılaşmışlar ve kendi elleriyle yarattıkları nesnelere boyun eğer duruma düşmüşlerdir. Bireylerin davranışları, kendileri tarafından yönetileceği yerde, kendilerinin üstünde ve hatta karşısında duran yabancı
bir güç haline gelmiştir. Tarihin hiçbir döneminde ürettiklerimizin üzerimizde böylesine egemen olduğu, kontrolümüzden çıktığı, umutlarımızı paramparça ettiği, hesaplarımızı alt-üst hale getirdiği ve varoluşumuzun ana faktörü haline geldiği bir döneme rastlanmamıştır. İnsanların ürettikleri şeyler, makineler ve devlet biçimleri ne yazık ki, insanların özlerine yabancılaşan yaşam gücünü temsil etmektedirler.


Marx'ın şu tespiti ne kadar da yerindedir: "Bütün fiziksel ve zihinsel duyuların yerini, bu duyuların kendilerine yabancılaşmış şekli olan "sahip olmak" duygusu almıştır. Özel mülkiyet, bizi o kadar ahmak ve iktidarsız yapmıştır ki, nesnelerin bizim olması için onlara sahip olmamız gerekmeye başlamıştır. Artık nesnelerin bizim olabilmesi için, bir sermaye haline gelmesi, satın alınmış olması, yenilip içilmesi, yani tarafımızdan kullanılması gerekmektedir. Bütün zenginliklerimize rağmen aslında büyük bir yoksulluk içindeyiz. Çünkü çok şeye sahibiz, ama gerçek özümüz çok küçülmüştür." Bunun sonucunda, ortalama bir vatandaş kendine olan güvenini kaybetmiştir, kendisini çok yalnız hissetmektedir ve ruhsal bir çöküntü halindedir. Bolluk içinde yaşadığı halde, büyük bir mutsuzluk çekmektedir. Artık hayat, onun için bir anlam taşımamaktadır.
 

Çünkü hayatın anlamının yalnızca "tüketici" olmakta yatmadığını sezmekte, ama buna rağmen ne türlü davranması gerektiğini kestirememektedir. Eğer sistemimiz bize çok sayıda kaçış imkânı sunmasaydı (televizyondan başlayarak uyuşturuculara kadar varmaktadır bu imkânlar), insanlar söz konusu mutsuzluğa ve anlamsızlığa uzun bir süre dayanamazlardı. Bu kaçış yollarını kullananlara ise, hayatlanndaki asıl önemli şeyler azar azar unutturulmaya çalışılmaktadır. Bütün bunların aksini iddia eden her türlü slogana rağmen, toplumumuz iyi beslenmiş, iyi bakılan, insaniliğinden uzaklaştırılmış ve depresif bir kitle haline gelmiş olan insanları idare eden bir bürokratlar cumhuriyetine dönüşmüştür. Artık insanlara benzeyen makineler üretmekteyiz. İnsanlar da gittikçe makinelere benzemektedirler. Elli yıl önce sosyalizme yöneltilen en büyük eleştiriler (sosyalizmin tek tipliğe, bürokratizme, merkezîleşmeye ve ruhsuz bir maddeciliğe yol açacağı iddiaları), günümüz kapitalizminde yaşanılan birer gerçek haline gelmişlerdir.
 

Özgürlük ve demokrasiden söz ediyoruz ama, giderek artan sayıda insan, böyle bir özgürlüğün getirdiği sorumluluğu yüklenmekten çekiniyor ve iyi beslenen robot-insan tipini ve köleliği yeğliyor. İnsanların artık demokrasiye olan inançları kalmadı. Bu yüzden de kararların verilmesi işini seve seve siyaset uzmanlarına devrediyorlar.
 

Radyo, televizyon ve gazeteler aracılığıyla yaygın bir iletişim sistemini kurabildik. Buna rağmen insanlar, siyasî ve toplumsal gerçekler hakkında objektif bir biçimde bilgilenmekten çok, yanlış ve belirli bir öğreti doğrultusunda bilgilendirilmektedirler.
 

Gerçekten de görüş ve fikirlerimizde bir dereceye kadar belirli bir tek tiplilik görülüyor. Bu tek tipliliğin kaynağında siyasî bir baskıcılık ve korku yatsaydı, bunun nedenini kolayca anlayabilirdik. Halbuki bu sözde demokratik toplumlarda, insanlar "gönüllü" olarak kendilerine kabul ettirilmek istenen bu yaygın görüşleri benimseme yolunu seçiyorlar.
 

Serbest piyasa koşullarının hâkim bulunduğu ülkelerde olduğu kadar, bu ülkelerin karşıtlarında da iki yüzlülük, bir kural hâline gelmiştir. Bu ülkelerden ikinci grub girenler, kendi diktatörlüklerine "halk cumhuriyetleri", birinci gruba girenler ise,
diktatörlüklerine "özgürlük aşığı halklar" yakıştırmasını uygun görmektedirler. Bir nükleer saldın karşısında, elli milyon Amerikan vatandaşının ölme tehlikesini, "savaş riski" olarak değerlendiren ve "kuvvet oyunlarında" zaferden söz edenler, nükleer bir kıyamet sırasında kimsenin galip gelemeyeceğini bilen sağlıklı insanlara ne cevap verecekler?
 

Temel eğitimden yüksek öğrenime kadar uzanan genel eğitim hareketi, en üst seviyelere gelmiştir. Fakat insanların eğitim düzeyi yükselmiş olsa bile, özgürce akıl yürütme, değerlendirme ve kanaat oluşturma nitelikleri zayıflamıştır. Belki insanların zekâsı artmıştır, fakat akıllan (yani, bireysel ve toplumsal hayatın temelindeki nedenleri, yüzeysel olanı aşarak görme yetenekleri) giderek azalmıştır. Düşünme, hislerden giderek daha fazla soyutlanmakta ve ayrılmaktadır.
Bütün insanlığın üzerinde bir kâbus gibi dolaşan nükleer savaş tehdidine tahammül edebiliyor olmak, modern insanlığın akıl sağlığından şüphe etmek için yeterli bir sebeptir.


İnsanlık, yarattığı makinelerin efendisi olacak yerde, makinelerin itaatkâr bir hizmetçisi hâline gelmiştir. Fakat insanlar, birer eşya olmak üzere yaratılmamışlardır. Tüketim çılgınlığının vermeye çalıştığı tatmine rağmen insanların içindeki yaşama gücü, sonsuza dek hareketsiz kalamaz. O halde önümüzde tek bir seçenek bulunmaktadır: Yarattığımız makinelerin yeniden efendileri olmak zorundayız. Ayrıca üretim faaliyetlerini bir amaç olmaktan çıkarıp, araç haline getirmeli ve üretimi insanlığın gelişimine adamalıyız. Aksi takdirde insanların baskı altında tutulan hayat enerjisi, kendisini yıkıcı bir biçimde dışa vuracaktır. Bunun sonucu olarak insanlar, can sıkıntısından ölmek -tense hayatı yok etmeye başlayacaklardır.
 

İnsanlığın bu durumundan toplumsal ve ekonomik organizasyon biçimlerimizi sorumlu tutabilir miyiz? Daha önce de belirtildiği üzere, sanayi alanındaki üretim ve tüketim yöntemiyle onun insanlar arasında desteklediği toplumsal ilişki biçimi, insanlığın söz konusu durumuna neden olmuştur. Fakat bu durum, sistem bunu istediği için böyle olmamıştır. Burada "bazı mihrakların kötü niyetleri" şeklinde ifade edilebilen kaçamak cevaplar aranmamalıdır. Asıl neden, ortalama bir insanın karakterinin, toplum yapısının sunduğu hayat tarzı tarafından biçimlendirildiği gerçeğidir. Yirminci yüzyılda kapitalizmin aldığı şekil, hiç şüphesiz kapitalizmin ondokuzuncu yüzyıldaki şeklinden çok farklıdır. Bu fark o kadar büyüktür ki, her iki sistem için de aynı kapitalizm kavramını kullanıp, kullanamayacağımız tartışılmalıdır. Yirminci yüzyıl kapitalizmini geçmiş dönem kapitalizminden ayıran en önemli nitelikler; sermayenin dev boyuttaki işletmelerde yoğunlaşması, şirket yönetimi ile şirket sahipliğinin gittikçe biribirinden ayrılması, çok güçlü sendikaların varlığı, tarım sektörü ile bazı sanayi sektörlerine devlet sübvansiyonlarının verilmesi, "refah devleti"nin nitelikleri, fiyat kontrolünün ve yönlendirilmiş bir piyasanın olması ve pek çok başka nitelikler şeklinde özetlenebilir.
 

Terminolojiyi nasıl seçersek seçelim, yine de hem eski ve hem de yeni kapitalizm için geçerli olan bazı temel kıstaslar vardır: Dayanışma ve sevginin değil de, bireysel ve bencil davranışın herkes için en iyi sonucu doğuracağı ilkesi ve halkın kendi irade, tasarım ve planlamasının yerine, belirli bir kişiliğe sahip olmayan bir mekanizmanın, yani piyasanın, toplum hayatını yönlendirmesi gerektiğine olan inanış. Burada kapitalizm, eşyayı (sermayeyi) insanlardan (emekten) üstün kılmaktadır. Güç, faaliyetten değil, sahip olmaktan geçmektedir. Çağdaş kapitalizm, insanlığın gelişmesini engelleyen bazı özellikleri de içermektedir. Örneğin, işçilerden, memurlardan, mühendislerden ve tüketicilerden oluşan, iyi işleyen bir çalışanlar ekibine ihtiyaç duymaktadır. Böyle bir ekip gereklidir, çünkü bürokrasiler tarafından idare edilen büyük işletmeler bu tür bir organizasyon şemasına ve "teşkilât adamına" (örgütçü insana) dayanmaktadır.
 

Sistemimiz, kendi ihtiyaçlarına cevap verebilecek insanlar yaratmak zorundadır. Sorun yaratmadan işbirliği yapan çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Gerekli olan, gittikçe daha çok tüketen, zevkleri standartlaşmış, ne yapacağı kolayca tahmin edilebilen ve etkilenebilen insanlardır. İhtiyaç duyulan insanlar, kendilerini özgür ve bağımsız hisseden, hiçbir otoriteye veya vicdani ilkeye bağlı olmadıklarını düşünen ve fakat kendilerinden bekleneni yapmak üzere emir alabilen ve sosyal makineye sorun yaratmadan uyabilenlerdir. Bu kimseler, herhangi bir zora başvurulmadan güdülebilen, liderleri olmadan yol gösterilen, belli bir amaca hizmet etmeksizin hareket etmeye cesaret ettirilebilenlerdir. Bu gibi bir durumda her zaman hareketli ve atak olmak, ilerlemek ve sözde iyiyi aramak, en temel ilke olmaktadır. Oysa üretim faaliyetinin temelinde ise, insanların gerçek ihtiyaçlarından ziyade, sermaye yatırımından gelecek kâr beklentisi yatmaktadır. Radyo, televizyon, kitaplar ve ilâçlar kâr ilkesine göre üretildiği için, insanlar genellikle ruhlarını körelti-ci ve bazen de sağlıklarını bile bozan tüketim kalıplarına yönlendirilmektedirler. Manevî geleneklerimize dayanan insanî hedeflerimizi tatmin edemeyen toplumumuz, çağımızın en önemli iki sorunuyla ilgili önemli katkılarda bulunmaktadır: Bu sorunlardan ilki barışla, diğeri ise Batı'nın zenginliği ile insanlığın diğer üçte ikilik kısmının fakirliğini dengelemekle ilgilidir.


Modern dönemin insanı, kendine ve her şeye karşı yabancılaşmıştır. Bu yabancılaşmanın bir sonucu olarak, insanlık, yukarıdaki iki sorunu çözmekte zorlanmaktadır. Eşyaya tapıp, hayata ve insanlara olan saygısını kaybettiğinden, hem ahlâkî ilkelere, hem de kendi yaşantısı için önemli olan akılcıdüşünceye karşı körleşmiştir. Nükleer silâhlanmanın evrensel bir yok oluşa neden olacağı o kadar belliyken ve hatta nükleer bir savaşa gidilmese bile nükleer tehdidin, korkunun ve paranoyanın hüküm sürdüğü bir ortamda yaşamak zorunda kalacağımız muhtemelken, özgürlüğün ve demokrasinin varlığından söz bile edilemez. Zenginler ve fakir ülkeler arasındaki bu büyük farkın, kanlı çatışmalara ve diktatörlüklere yol açacağı bellidir. Buna rağmen, hiç bir olumlu sonuç getirmeyeceği belli olan bazı çözüm önerilerinden söz edilmektedir. Gerçekten de Tann'nın, mahvını arzuladığı insanları kör ettiğini kendimize ispatlamaya çalışıyor gibiyiz.

Kapitalizmin olumsuzluklar hanesinde bunlar yazılı. Peki, sosyalizm hakkında neler söylenebilir? Başlangıçta hangi amaçlara sahipti? Bu amaçlan uygulama şansı doğan ülkelerde hangi sonuçlar elde edilmiştir? Marx'ın ve başka birçok düşünürün anladığı biçimiyle ondo-kuzuncu yüzyıl sosyalizmi, herkes için onurlu bir hayat kurmakta gerekli olan maddî temeli yaratmak amacındaydı Bu nedenle sermayenin emeği değil, emeğin sermayeyi idare etmesi öngörülmüştü. Sosyalizm için emek ve sermaye sadece basit birer ekonomik kategori olmaktan öte anlamlara da sahipti. Emek ve sermaye, birer ilkeyi temsil ediyorlardı: Birikip yoğunlaşmış malın temsilcisi olan sermaye, sahip olmayı; hayatı ve insanın gücünü oluşturan emek ise, gelişmeyi, varlığı ve olmayı temsil ediyordu. Sosyalistler, kapitalist düzende eşyanın hayatı idare ettiğini; sahip olmanın, var olmaktan daha üstün görüldüğünü ve geçmişin, geleceği yönlendirdiğini keşfetmişlerdi. Amaçları, bu ilişkiler bütününü tersine çevirmekti. Sosyalizmin hedefi, insanlığın özgürleşmesiydi. Yinelemek gerekirse, bu hedef, insanları bağlayan zincirlerden, hayallerden ve gerçekdışılıklardan kurtulmak anlamına geliyordu. Amaç, hissetme ve düşünme yeteneklerinden yaratıcı biçimde yararlanan bir insana ulaşmaktı. Sosyalizm, özgür bir insana ulaşmanın mücadelesini veriyordu. Buna göre, özgür insan, kendi ayaklan üzerine basan bir insandı. Marx'ın da dediği gibi, insanların kendi ayaklan üzerine basabilmeleri, ancak "varlığını kendi kendisine borçlu olduğu, dünyayla giriştiği bütün ilişkilerde (görme, işitme, koku alma, tat alma, hissetme, düşünme, isteme, sevme gibi) kendini mutlak bir insan olarak gördüğü, kısacası bireyselliğinin tüm öğelerini idrak edip, dışa vurduğu zaman mümkündür." Sosyalizmin hedefi, insan ile insan ve insan ile tabiat arasında bir bütünlük sağlamaktır.

Marx'm ve öteki sosyalist düşünürlerin, insanın en temel dürtüsünün azamî maddi kazanç peşinde koşmak olduğunu iddia ettikleri yönündeki yaygın klişenin tersine sosyalistler, aslında kapitalist toplumlarda maddi boyutun en temel öğe haline geldiğini belirtmişlerdir. Bunun karşısında duran sosyalizm ise, insanlann kendilerini tanımalan ve maddi boyunduruktan kurtuluşlarını sağlayabilmeleri için onlara maddi olmayan öğeler sunmaya çalışmaktadır. (İnsanlann tutarsızlığı ne kadar da üzücü. Bir yandan sosyalizm, güya içerdiği "maddecilik" nedeniyle lanetlenirken, öte yandan insanlan en iyiyi yaratma yönünde harekete ' geçiren tek öğenin "kâr dürtüsü" olduğu iddia edilmektedir.)

Sosyalizmin hedefi, bireysellikti; tek tiplilik değil. Ekonomik boyunduruktan kurtuluşu sağlamaktı, hayatın esas gayesinin maddi kazanımlar olduğunu ispatlamak değil. Bütün insanların tam bir dayanışmasını sağlamaktı, tek bir insanın diğer insanlar üzerinde egemenliğini ve yönetimini kurmak değil. Sosyalizmin temel ilkesi, her bir insanın kendi başına bir amaç olduğu ve diğer insanların aracı olamayacağı idi. Sosyalizmin ulaşmaya çalıştığı toplum biçiminde, herkes bütün kararlann alınmasında söz ve sorumluluk sahibi olacaktı. Böyle bir toplumda vatandaşlar, birer insan olduklan ve derme çatma düşüncelere değil, bir takım kanaatlere sahip olduklan için kararlara katılabileceklerdi. Sosyalizm için hem fakirlik, hem de zenginlik büyük birer çarpıklıktı. Çünkü maddi fakirlik, insanlann onurlu ve dolu dolu yaşayamamasına neden oluyordu. Öte yandan maddi zenginlik ise (güç örneğinde olduğu gibi), insanlan yoldan çıkanyordu. Zenginlik, insanlardaki iç dengeyi bozuyor ve insan varlığının içsel sınırlannı aşıyordu. Böylece bireyler, kendilerinin "benzersiz" olduğunu düşünecek kadar gerçek dışı ve hatta saçma bir yola giriyorlardı. Bunun ardından da insanlar, öteki insanlardan üstün olduklarını ve onların bağlı olduklan temel şartlara kendilerinin bağlı olmadıklannı düşünmeye başlıyorlardı. Sosyalizmin bu duruma karşı sunduğu seçenek, maddi rahatlığın, hayatın gerçek amaçları için kullanılmasını sağlamaktı. Bireysel zenginlik reddedilmekteydi, çünkü bu türlü bir zenginlik hem birey, hem de toplum için büyük bir tehlike oluşturmaktaydı. Aslında sosyalizmin kapitalizme muhalefet etmesinin esas temeli de bu tespittir. Kapitalizm, kendi iç mantığına göre, sürekli artan bir maddi refahı hedeflemektedir. Sosyalizm ise, insani üretkenliğin, canlılığın ve mutluluğun sürekli artmasını öngörmektedir. Sosyalizmde maddi rahatlık, insanların temel amaçlarına hizmet ettiği sürece hoş karşılanır.

Sosyalizm, zaman içinde devletin de ortadan kalkacağına, böylece bir süre sonra insanların değil de, yalnızca eşyaların (nesnelerin) yönetilmesi gerekeceğine inanmış ve bu nedenle de, özgürlüğün ve inisiyatifin (başlatma yeteneğinin) bireylere iade edildiği sınıfsız bir toplum hedefini gütmüştü. Sosyalizm, ondokuzuncu yüzyıldan Birinci Dünya Savaşı'nın başlarına kadar Avrupa ve Amerika'nın en önemli hümanist ve manevi hareketini oluşturmuştur. Peki, sosyalizme daha sonra neler oldu?


Ortadan kaldırmayı düşündüğü kapitalizmin ruhuna teslim oldu. Pek çok sosyalist ve muhalif, sosyalizmi insanlığın özgürlüğünü sağlayacak bir hareket olarak görememiş ve yalnızca emekçi sınıfın ekonomik standartlarını yükseltmeye yarayan bir araç şeklinde değerlendirmiştir. Sosyalizmin hümanist hedefleri unutulmuş veya bu hedefler yalnızca kelimelerde kalmış, aynen kapitalist sistemde olduğu gibi vurgu, sırf ekonomik kazanç üzerinde odaklanmıştır. Nasıl ki demokratik idealler manevi köklerinden uzaklaştırılmışsa, sosyalizm düşüncesi de, en derin kökü olan barış, adalet ve insanların kardeşliğine dair "gelecekten haber veren" kurtuluşçu (mesihçi) inancını kaybetmiştir.

Bunun sonucu olarak sosyalizm, kapitalizmi aşacağı yerde, işçi sınıfının kapitalist düzen içinde kendilerine daha iyi bir yer edinmelerini sağlamaktan başka bir amaca hizmet etmez hale gelmiştir. Sosyalizm, kapitalizmi değiştirecekken, kapitalizmin ruhu tarafından vurulmuştur. Sosyalist hareketin başarısızlığını mühürleyen son olay ise, yılında sosyalist liderlerin uluslararası dayanışmayı reddetmeleri, kendi ülkelerinin ekonomik ve askerî çıkarlarını enternasyonalizmin fikirlerine karşı savunarak, parti programlarından bulunan barış kavramını programlarından çıkartmalarıdır. Sosyalist hareketin, hem de solcu kanadı, sosyalizmi yanlış yorumlayıp, onu sadece ekonomik bir hareket olarak değerlendirmiş ve bu yüzden üretim araçlarının kamulaştırılmasını, bu amaca hizmet eden tek araç olarak görmüştür. Sosyalist hareketin Avrupa'daki reformcu liderleri, kendi hedeflerini, işçinin ekonomik statüsünü kapitalist düzen içinde yükseltmeyi sağlamak olarak görmüşler ve bu açıdan en radikal çözüm önerisi olarak, bazı büyük endüstri işletmelerinin kamulaştırılmasını salık vermişlerdir.

Ancak son zamanlarda, bir işletmenin kamulaştırılmasının kendi başına sosyalizmi gerçekleştiremeyeceğinin farkına varılmıştır. Çünkü işçi açısından, söz konusu işletmelerin halk tarafından tayin edilmiş bir bürokrasi eliyle yönetilmesi ile özel sektörün tayin ettiği bir bürokrasi aracılığıyla yönetilmesi arasında hiçbir fark yoktur.

Sovyetler Birliği Komünist Parti'sinin liderleri de sosyalizmi ekonomik açıdan yorumlamışlardır. Batı Avrupa'ya göre daha az gelişmiş olan ve demokrasi geleneği bulunmayan bir ülkede yaşadıkları için, sermayenin hızla çoğalıp yoğunlaşmasını sağlayabilmek amacıyla, terör ve diktatörlük yolunu seçmişlerdir. Aynı gelişme, aslında on dokuzuncu yüzyılda Avrupa'da da görülmüştür. Sovyetler Birliği, yeni bir devlet kapitalizmi şeklini geliştirmiştir. Bu düzen ekonomik açıdan başarılı oluyor gibi gözükse de (1950lerde, Çev.) insanî değerleri teker teker yok etmeye başlamıştır. Bürokratik kafayla yönetilen bir toplum yaratmışlar ve sınıfsal ayrımlar (hem ekonomik, hem de diğer insanları yönetme gücü açısından), günümüz kapitalist toplumlarından çok daha derin bir etkiye sahip olmuştur. Bu gibiler sistemlerini sosyalist olarak tanımlıyorlar, çünkü bütün ekonomiyi kamulaştırmışlardır.

Ama gerçekte kurdukları sistem, sosyalizmin temsil ettiği bütün değerlerin (bireyselliğin yeniden canlanışı ve insanlığın tam anlamıyla gelişimi) tam bir reddiyesidir. Kitleleri arkalarına alabilmek için, ulusçu ideolojileri sosyalist görüşlerle birleştirme yoluna gitmişlerdir. Halk, sermayenin hızla birikmesi için dayanılmaz özverilerde bulunmuş ve bu yüzden yönetenlerle pek iyi bir işbirliğine girememiştir.

Serbest işletmeler temeline dayanan kapitalist sistem, komünist sistemden üstün görünmektedir, çünkü çağdaş insanlığın en önemli kazanımlanndan birisi olan siyasî özgürlük, ancak serbest piyasa ekonomisinde korunabilmiştir. Öte yandan siyasî özgürlükle birlikte, insanların onuru ve bireyselliği de belirli bir konuma sahip olabilmiştir. Bu nitelikler, bizi yine hümanizmin manevî geleneklerine götürmektedir. Bu düzen, insanlara, eleştiri yapabilme ve yapıcı bir toplumsal değişime yönelik önerilerde bulunma imkânını verir. Sovyet polis devletinde ise böyle şeyler neredeyse imkânsızdır.

Fakat Sovyet ülkeleri Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Dev-letleri'nin ekonomik düzeyine geldikleri andan itibaren (yani, insanların rahat bir hayat beklentisi tatmin edilebildiği takdirde) Sovyet terörüne gerek kalmayacaktır. Böyle bir aşamadan sonra, Batı'da kullanılan telkin ve ikna etme gibi diğer manipulasyon tekniklerine başvurulacağı pek muhtemeldir. Böyle
bir gelişme, yirminci yüzyıl kapitalizmiyle yirminci yüzyıl komünizmini birbirine yakınlaştıracaktır. Çünkü her iki sistem de sanayileşme temeline dayanmaktadır. İkisinin de hedefi, ekonomik etkinliği ve refahı sürekli olarak arttırmaktır. Belli bir yönetici sınıfının egemen olduğu ve profesyonel siyasetçilerin iktidarda bulunduğu birer toplumdur söz konusu olan. İkisinin de geleceğe bakış açısı tamamen maddecidir. Burada Batı'nın Hristiyan ideolojisine atıfta bulunması veya ateist Doğu'nun peygamberci bir kurtuluşu müjdelemesinin hiçbir önemi yoktur. Her ikisi de kitleleri merkezî bir sisteme göre, büyük fabrikalar ve kitle partilerinde örgütlemektedir. İki sistem bu şekilde devam ederlerse, yabancılaşmış kitle insanı (bu kitle insanından pek de bir farkı bulunmayan bürokratlar tarafından idare edilen, iyi beslenmiş, iyi giyinmiş ve iyi eğlendirilen otomat insan) yaratıcı, düşünen ve hisseden insanın yerini alacaktır. Burada eşya (nesneler) birinci sırasını koruyacak, bir insan olarak insan ise, ölmüş olacaktır. İnsanlar özgürlükten ve bireysellikten söz edecekler, ama bir insan olarak hiçbir değere sahip olamayacaklardır. Günümüzde bu gelişmenin neresindeyiz? Kapitalizm ile kabalaştırılmış ve çarpıtılmış bir sosyalizm, insanları insanlıklarından çıkarıp, birer otomat haline sokma noktasına getirmiştir. İnsanlar, akıllarını kaybetmek üzeredirler. Hepimiz, mutlak bir yokoluşun başlangıcında bulunuyoruz. Onur, yaratıcılık, akıl, adalet, dayanışma ve insan özgürlüğü gibi hedeflere varabilmek ve neredeyse kesin olan çözülüş, yok oluş veya özgürlüğün kaybedilmesinden kurtulabilmek için, insanların, içinde bulundukları bu kötü durumu ve tehlikeleri bütün çıplaklığıyla görüp, kavramaları gerekmektedir. Kimse bizi, yöneticilerin egemen olduğu bir serbest piyasa ekonomisiyle, yine başka yöneticilerin egemen olduğu bir komünist sistem arasında tercih yapmaya zorlayamaz. Çünkü ortada üçüncü bir çözüm yolu var. Bu üçüncü yol, sosyalizmin temel ilkelerinden hareket eden, yeni ve tam anlamıyla insani bir toplum fikrini ve görüşünü sunan demokratik ve hümanist bir sosyalizmdir.

Bu makale şu konularla ilgili olabilir : - - -
Erich Fromm Yazıları, İnsan başlıklı 2050 kişi tarafından okundu ve 0 kişi tarafından yorumlandı

Bir Yorum Yazın

  
 
3+2 İşleminin Sonucu