• slideshow1
  • slideshow2
  • slideshow3
  • slideshow4

Allah Korkusu

Yorum :0
Kategori : Psikoloji
Allah Korkusu

Bizi kollayan şahsi bir Tanrı fikri, bir varsayım olarak bile, faydalı olmaz mı? Çünkü Tanrı fikrini bırakma düşüncesi beni çok korkutuyor. Neden Tanrı fikrini bırakmaktan korkuyorsun? Anlaşılan Tanrı fikri bir şekilde senin korkmanı önlüyor. O yüzden onu bıraktığın an içinde bir korku hissediyorsun. Bu bir çeşit psikolojik korunma, hepsi bu.


Bir bebeğin korkması kaçınılmazdır. Annesinin rahminde korkmuyordu. Annesinin rahminde olan bir bebeğin bir sinagoga ya da kiliseye gitmeyi düşündüğünü veya İncil, Kuran ya da Gita okumayı düşündüğünü duymadım; hatta Tanrı var mı yok mu diye de düşünmez. Ana karnında olan bir bebeğin bir şekilde Tanrı'yla, şeytanla, cennetle ya da cehennemle ilgileneceğini sanmıyorum. Ne gerek var ki? O zaten cennette. Hiçbir şey daha iyi olamaz.


Sıcak ve rahat bir yuvada tamamen korunuyor. Ken dini besleyen kimyasallar içinde yüzüyor. Buna çok şaşıracaksın; o dokuz ay boyunca bebek, oransal olarak doksan yılda büyüyeceğinden daha fazla büyür. Dokuz ay içinde o kadar uzun bir yol alır ki, neredeyse bir hiç olarak başlayıp, bir varlığa dönüşür. Dokuz ay içinde milyonlarca yıllık evrim sürecinden geçer, ilk varlıktan günümüze gelir. Bütün aşamaları geçer.
 

Ve hayatı tam güvence içindedir: Ne çalışma gereği vardır, ne aç kalma korkusu, ne de acıkma; her şey annenin vücudu tarafından yapılır. Annenin rahminde, bu güven içinde, dokuz ay boyunca yaşamanın yarattığı sorun din dediğiniz şeylerin ortaya çıkmasına neden olur.


Çocuk annenin rahminden çıkarken, yaşadığı ilk duygu korkudur.
 

Çok bariz. Evini kaybetti, güvenliğini kaybetti. Sıcaklığı, çevresi, dünyası olarak bildiği her şey tamamen kayboldu ve birden hiç tanımadığı yabancı bir dünyaya atıldı. Artık kendi başına nefes almak zorunda.
 

Bebeğin artık kendi başına nefes almak zorunda olduğunu fark etmesi birkaç saniye sürer; annenin nefes alıyor olması artık işe yaramayacak. Doktor, bebeğin bu olayı kavramasına yardımcı olmak için onu bacaklarından ters tutup kıçına sert bir şaplak atar. Ne başlangıç ama! Ne güzel bir ağırlama!
 

Sırf bu şaplak yüzünden bebek nefes almaya başlar. Korktuğun zamanlar nefes alıp verişinin değiştiğini hiç gözlemledin mi? Eğer daha önce fark etmediysen, şimdi gözlemleyebilirsin. Ne zaman korkarsan nefes alıp vermen o an değişir.

Gevşediğin zaman, kendini yuvanda hissettiğin, hiçbir şeyden korkmadığın zaman, nefesinin derin bir uyuma dönüştüğünü, derin bir ahenge büründüğünü ve giderek sessizleştiğini göreceksin. Derin meditasyon sırasında bazen nefesinin durmuş gibi olduğunu hissedeceksin. Durmaz ama neredeyse durur gibi olur.
 

Bebek, doğumunun ilk anlarında her şeyden korkacaktır. Dokuz ay boyunca karanlıkta kalmıştır ve modern bir hastanede doğduğu zaman, her tarafında parlak ışıklar olacak. Daha önce hiç ışık görmemiş olan, mum ışığı bile görmemiş olan
gözleri, retinası için bu dayanılmaz bir şeydir. Bu ışık gözlerinde bir şok yaratır.
 

Ve doktor birkaç saniye bile beklemiyor, son güvencesi olan ve kendini hâlâ annesine bağlayan göbek bağını hemen kesiyor. Ne kadar da minik bir varlık. Ve bir şeyi çok iyi biliyoruz, hiçbir yavru insan yavrusundan daha çaresiz değildir. Tüm varoluşta en aciz olan insan yavrusudur.
 

O yüzden atlar Tanrı hipotezi yaratmamıştır. Filler Tanrı fikri üzerinde düşünmemiştir; buna gerek yok ki! Yavru fil doğar doğmaz yürüyüp dünyayı keşfetmeye başlar. İnsan yavrusu kadar aciz değildir. Aslında insan yavrusunun acizliğinin neden olduklarına şaşırırsın: Ailen, toplumun, kültürün, dinin, felsefen; her şey insan bebeğinin acizliğine bağlıdır.


Hayvanlarda aile mevhumu yoktur çünkü yavrunun bir aileye ihtiyacı yoktur. İnsanın belirli bir düzene karar vermesi gerekiyor. Çocuğa bakmak için anne ve babanın birlikte yaşaması gerekiyor. O, onların aşk ilişkisinin sonucudur; onlar yapmıştır. Eğer yeni doğmuş bir bebek yalnız bırakılırsa, birçok hayvanın kaldığı gibi, onun yaşayabileceğini hayal bile edemezsin. Bu imkansızdır! Nereden yemek bulacak?
 

Kime soracak? Ne isteyecek?
 

Yoksa çok mu erken doğuyor? Bazı biyologlar bebeklerin prematüre doğduğunu düşünüyor - dokuz ay yeterli olmuyor - ve o yüzden bu kadar aciz. Ama insan bedeninin yapısı, bir bebeğin dokuz aydan fazla taşınmasına uygun değil. Aksi halde
anne ölür ve onun ölümü bebeğin de ölümü anlamına gelir.


Yapılan hesaplamalara göre eğer bebek annesinin karnında en az üç yıl yaşayabilse, o zaman belki de bir babaya, anneye, aileye ihtiyaç duymayacak. O zaman toplum, kültür, Tanrı ve rahiplere ihtiyaç olmayacak. Ancak bebek annesinin karnında üç yıl yaşayamaz. Bu garip biyolojik durum insanoğlunun bütün davranışlarında, düşünce yapısında, aile ve toplum yapısında belirleyici olmuştur; bu da korkuya neden olmuştur.

Bebeğin yaşadığı ilk deneyim korkudur. İnsanın yaşadığı son deneyim de korkudur.
 

Doğum da bir çeşit ölüm sayılır; olaya bebeğin açısından bakmayı unutmamak gerekir. Her şeyiyle tatmin olmuş bir şekilde yaşadığı belirli bir dünyası vardı. Hiçbir ihtiyacı yoktu, daha fazlası için bir açgözlülüğü yoktu. Varlığıyla keyif alıyor,
büyümekten keyif alıyordu; ve birden dışarı atılıyor!


Bebek için bu deneyim bir ölüm deneyimi. Tüm dünyası, güvenliği ve sıcak yuvası ölüyor. Bilim adamları henüz rahim kadar sıcak bir yuva yaratamadığımızı ifade ediyor. Çabalıyoruz; hepimizin evleri bu sıcak yuvayı yaratma çabasıdır.
 

Bize o hissi vermesi için su yatakları alıyoruz. Küvetlerimiz var; bir küvette uzandığın zaman bir bebeğin yaşadığı hisse yaklaşabiliyorsun. Gerçek bir keyif yapmayı bilenler bu küvetin içine banyo tuzları da ekleyecektir çünkü annenin rahmindeki su çok tuzludur... Deniz suyunda bulunan tuz oranıyla aynıdır. Peki ama bir küvette ne kadar uzanabilirsin? Kaybetmiş olduğun rahmi tekrar bulma arayışından başka bir şey olmayan izolasyon tankları vardır.
 

Sigmund Freud aydınlanmış bir adam değil, hatta biraz kaçık biri ama bazen salaklar da güzel şarkı söyler, bazen kayda değer fikirler oluştururlar. Örneğin, bir erkeğin kadınla sevişme fikrinin tekrar rahme girme çabasından başka bir şey olmadığını düşünüyor. Bunu incelemek gerekir. Bu adam bir deli, fikri çok uçuk görünüyor; ama Sigmund Freud gibi bir adam, deli olsa bile çok dikkatle dinlenmeli.
 

Bu görüşünde bir gerçeklik payı olduğunu düşünüyorum: rahme ulaşma arayışı, çıkmış olduğu yere dönme arayışı. Rahme ulaşamaz, bu doğru. O yüzden birçok şey yaratmıştır; mağaralar, evler, uçaklar yapmaya başlamıştır. Uçağın içine hiç dikkat ettin mi?... Bir gün insanların tuzlu sulu küvetlerde yolculuk yaptığı bir uçak görürsen hiç şaşırma. Uçak sana benzer bir duyguyu yaşatabilir ama yine de tatmin edici olmaz.
 

Bebek başka bir ortam tanımamıştır. Biz de uçakları bu kadar rahat yapmaya çalışırız: Düğmeye basınca hemen hostes gelir. Mümkün olduğunca rahat yapmaya çalışırız ama rahimdeki rahatlığa ulaşamayız. Orada düğmeye bile basmana gerek kalmıyordu. Daha acıkmadan karnın doyuruluyordu. Daha havaya ihtiyaç duymadan sana ulaşıyordu. Senin hiçbir şey yapmana gerek yoktu.
 

O yüzden annesinin rahminden çıkan bebek o anda bir şey düşünüyorsa, öldüğünü düşünüyor olmalı. Doğduğunu hissedemez, bu mümkün değil. Bu bizim görüşümüz - dışarıda olanların görüşü - biz bunun doğum olduğunu söyleriz.
İkinci korkuya gelince... yine bir gün, bir hayat boyu çabaladıktan sonra bir şeyler yapmayı başarmıştır; küçük bir ev, bir aile, küçük bir dost çevresi, biraz sıcaklık, bu dünyada gevşeyip kendisi olabileceği, kabul edildiği küçük bir köşe. Çok zor; bir
hayat boyu çabaladı ve birden, bir gün, kendini buradan atılırken buluyor.


Doktor yine gelmiştir; şu, kıçına şaplak atan adam! Ama o zaman nefesini başlatmak içindi; bu seferse, bildiğimiz kadarıyla... Bu sefer biz onun yanındayız, diğer tarafı bilmiyoruz. Diğer taraf hayal gücüne kalmıştır -o yüzden cennet ve cehennem- hayal gücü her türlü sınırı aşmıştır.
 

Biz bu taraftayız ve adam ölüyor. Bize göre ölüyor; belki de yeniden doğuyordur. Ama bunu ancak o bilebilir; geri dönüp bize anlatamaz. "Endişe etmeyin; ben ölmüyorum, hâlâ yaşıyorum" diyemez. Nasıl en başta annesinin rahmine tekrar dönüp oradakilere son bir kez veda edemezse, şimdi de geri dönüp, gözlerini açtıktan sonra "Endişe etmeyin. Ben ölmüyorum, yeniden doğuyorum" deyip herkese veda edemez. Hinduların yeniden doğmak fikri, normal doğumun bir projeksiyonundan ibarettir.
 

Rahim için - eğer rahim düşünüyor olsaydı - bebek ölmüştür. Bebek açısından bakınca - eğer düşünüyorsa - o ölüyordur. Ama doğuyor; o olay bir ölüm değil, doğumdu. Hindular aynı fikri ölüme uygulamıştır. Bu taraftan ölüyor gibi görünüyor
ama diğer taraftan... Ama bu diğer bizim hayal gücümüze bağlı: istediğimiz gibi yapabiliriz.


Her din diğer tarafı farklı bir şekilde düşünür çünkü her toplum, her kültür farklı bir coğrafyaya ve tarihe sahiptir. Örneğin: Bir Tibetli diğer tarafı serin olarak düşünemez; serin bile korku vericidir, soğuk ise imkansız. Tibetli, ölen insanın ısındığını ve yeni dünyasında hep sıcak kalacağını düşünür.
 

Bir Hintli orasının her zaman sıcak olacağını düşünemez. Hindistan'da dört aylık sıcak mevsim bile çok fazladır; ve bir de sonsuza kadar sıcakta kalmak mı? İnsan pişer! Klima gibi bir fikre sahip değillerdi ama Hinduların cennet tarifi sanki klimalı bir ortamı tarif eder: Hava her zaman serin - ne sıcak ne de soğuk - ama serin. Her zaman bahar ayı, Hindistan baharı; bütün çiçekler açmış, rüzgarda çiçek kokuları var, kuşlar ötüyor, her şey canlı; ama sıcak değil, serin hava. Bunu tekrar tekrar hatırlatıyorlar, sürekli serin hava dolaşıyor.
 

Bu fikri ortaya koyan senin zihnindir; aksi halde Tibetli, Hintli ya da bir Müslüman için farklı olamaz. Bir Müslüman diğer dünyanın bir çöl gibi olacağını düşünemez... Arap çöllerinde o kadar çok sıkıntı çekmiştir ki! Diğer dünya bir vahadır; uçsuz bucaksız bir vaha. Yüz elli kilometre yol aldıktan sonra azıcık bir suyu ve birkaç ağacı olan küçük bir vaha değil, hayır; uçsuz bucaksız bir vaha, hiçbir yerde çöl yok.
 

Biz projeksiyon yaparız ama ölmekte olan insan için, bu olay bir zamanlar yaşadığı deneyimin aynısıdır. Ölüm anında, eğer ölen kişi bilincini kaybetmemişse, komaya girmemişse, hayatının bir film şeridi gibi gözünün önünden geçtiği iyi bilinen bir gerçektir. Hayattaki ilk ana, doğduğu ana kadar geri gider. Bu dünyadan ayrılırken bütün olup biteni son bir kez anımsaması önemli görünüyor. Birkaç saniye içinde, tıpkı bir filmde olduğu gibi bütün takvimi yaşıyorsun.
 

Bu takvim hızlı işliyor çünkü iki saatlik bir film belki de birçok yılı kapsamak zorunda: Eğer takvim normal hızında işlese iki yıl boyunca sinema salonunda kalman gerekir; kim böyle bir şeyi yapabilir ki? Hayır, takvim hızlı akıyor ve günler hızla değişiyor.
 

Ölüm anında daha da hızlı gidiyor. Tek bir an içinde bütün hayatın akıyor ve ilk anda duruyor. Aynı süreci tekrar yaşıyorsun; hayat tam bir döngüyü tamamlamıştır. Bunu neden hatırlamanı istedim? Çünkü Tanrın senin ilk günkü korkundan başka bir şey değildir ve bu da giderek büyüyerek son anına kadar devam eder. O yüzden bir kişi gençliğinde ateist olabilir, durumu buna uygundur, ama yaşlandıkça ateist olmak giderek zorlaşır. Eğer tam ölmek üzereyken, bir ayağı mezardayken ona "Hâlâ ateist misin?" diye sorarsan, "Bu konuda şüphelerim var" diyecektir; korku yüzünden, ne
olacak? Bütün dünyası yok olmaktadır.
 

Büyükbabam dindar bir adam değildi, hem de hiç. O daha çok Yunanlı Zorba gibiydi: Ye, iç ve mutlu ol; başka bir dünya yoktur, onların hepsi saçmalıktır. Babam çok dindar bir adamdı; belki de büyükbabam yüzünden: tepki, kuşak çatışması. Ama bizim ailede durum tersti: Büyükbabam ateistti ve belki de onun ateistliği yüzünden babam dindar bir adam oldu. Ne zaman babam tapınağa gitse, büyükbabam güler ve "Yine mi? Devam et, hayatını o aptal heykeller önünde harca gitsin!" derdi.
 

Zorba'yı sevmemin bir çok nedeni var; bunlardan biri Zorba'da büyükbabamı tekrar bulmuş olmam. Büyükbabam yemeği o kadar severdi ki, o konuda kimseye güvenmezdi; kendi hazırlardı. Hayatım boyunca binlerce Hint ailesine konuk oldum
ama büyükbabamın yemekleri kadar lezzetli bir şey tatmadım. O kadar çok severdi ki, her hafta arkadaşlarına ziyafet hazırlardı; bütün gün yemek pişirirdi.
 

Annem, teyzelerim, hizmetçiler ve aşçılar; herkes mutfaktan kovulurdu. Büyükbabam yemek pişirirken hiç kimse onu rahatsız edemezdi. Ama bana karşı çok dost canlısıydı; izlememe izin verir ve "Öğren, başka insanlara muhtaç kalma. Damak zevkini ancak sen bilebilirsin. Başka kim bilebilir?" derdi. "Bu beni aşar!" derdim. "Çok tembelim ama izleyebilirim. Bütün gün yemek pişirmek mi? Ben yapamam!" O yüzden bir şey öğrenemedim ama onu izlemek bile bir keyifti.
 

Çalışması sanki bir heykeltıraş, müzisyen ya da ressam gibiydi. Yemek pişirmek onun için sadece pişirmek değil, bir sanattı. Eğer herhangi bir şey onun standardının biraz altında olursa, onu hemen çöpe atar ve yeni baştan pişirirdi... Ben "Ama mükemmeldi!" derdim.
 

Hemen yanıtlardı: "Mükemmel olmadığını biliyorsun, sadece iyiydi. Ama ben mükemmeliyetçiyim. Benim standardımda oluncaya kadar kimseye ikram edemem.

Ben yemeğimi çok severim."
 

Çeşitli içecekler yapardı; ve ne yaparsa yapsın, bütün aile ona karşıydı ve onun bir baş belası olduğunu söylerlerdi. Mutfağa kimseyi sokmaz ve akşam olunca kasabanın bütün ateistlerini toplardı. Sırf Jainaizme karşı gelmek için güneşin
batmasını beklerdi. Güneş batmadan yemek yemezdi çünkü Jainaizm "Güneş batmadan yemek ye; güneş battıktan sonra yemek yasaktır" der. Güneşin batıp batmadığını öğrenmek için beni sürekli dışarı yollardı.
 

Bütün aileyi sinirlendirirdi. Ama ona kızamazlardı... O, ailenin başıydı, en yaşlı erkekti; ama bana kızarlardı: O daha kolaydı. "Neden ikide bir gelip güneşin batıp batmadığına bakıyorsun? O ihtiyar seni de mahvediyor, mahvoluyorsun!" derlerdi.
 

Yunanlı Zorba kitabıyla büyükbabam ölmek üzereyken karşılaştığım için çok üzgündüm. Cenaze töreni sırasında tek düşündüğüm şey: "O kitabı çevirip ona okusaydım çok mutlu olurdu" oldu. Ona birçok kitap okudum. O, okula gitmemişti,
sadece imzasını yazabiliyordu, hepsi bu. Okur yazar değildi... ama bununla gurur duyardı.
 

"Babamın beni okula gitmemeye zorlaması çok iyi oldu, aksı halde beni berbat ederdi. Bu kitaplar insanları mahvediyor!" der ve devam ederdi: "Unutma, baban kayboldu, amcanlar kayboldu; hepsi sürekli dini kitaplar, yazıtlar okuyor ve hepsi
saçma sapan şeyler. Onlar okurken, ben yaşıyorum; yaşayarak bilmek çok iyidir."

 

"Seni üniversiteye yollayacaklar; bana kulak asmayacaklar. Ben sana pek yardımcı olamam, çünkü baban ve annen bu konuda ısrarcı ve seni mutlaka üniversiteye gönderecekler. Dikkatli ol, kitaplar içinde kaybolma." derdi.
 

Küçük şeylerden hoşlanırdı. Ona sordum: "Herkes Tanrı'ya inanıyor, sen neden inanmıyorsun, Baba?" Ona Baba derdim; bu sözcük Hindistan'da büyükbaba anlamına gelir. "Çünkü ben korkmuyorum!" dedi.
 

Çok basit bir cevap: "Neden korkayım ki? Korkmak için bir neden yok; ben yanlış bir şey yapmadım, kimseye zarar vermedim. Ben sadece hayatımı keyifle yaşadım. Eğer bir Tanrı varsa ve onunla karşılaşırsam bana kızamaz. Asıl ben ona kızarım: 'Neden bu dünyayı yarattın, neden böyle bir dünya yarattın?' derim. Ben korkmuyorum."

Ölüm döşeğindeyken ona tekrar sordum çünkü doktorlar artık birkaç dakikalık ömrü kaldığını söylüyordu. Nabzı zayıflıyor, kalbi yavaşlıyordu ama bilinci yerindeydi. Ona sordum: "Baba, bir sorum var..."

Gözlerini açıp konuştu: "Ne soracağını biliyorum: Neden, Tanrı’ya inanmıyorsun diye soracaksın. Ölmek üzereyken bana bu soruyu soracağını biliyordum. Sence ölüm beni korkutuyor mu? O kadar güzel ve dolu dolu yaşadım ki, öleceğim için hiçbir üzüntü hissetmiyorum. Yarın ne yapacağım ki? Her şeyi yaptım, yapılacak bir şey kalmadı. Eğer nabzım yavaşlıyorsa, kalbim yavaşlıyorsa, bence her şey çok iyi olacak çünkü kendimi çok huzurlu, sakin ve dingin hissediyorum.

Ölüp ölmeyeceğimi şu anda söyleyemem ama bir şeyi sakın unutma: korkmuyorum."

Bana, "Tanrı fikrini bırakmayı düşündüğüm an, korku yükseliyor" diyorsun. Bu sadece Tanrı isimli kayanın ağırlığıyla korkunu bastırdığını gösteriyor; bu kayayı kaldırdığın an korku serbest kalıyor."
 

Eğer korku yükseliyorsa, onunla yüzleşmek zorundasın: Tanrı fikriyle onun üstünü örtmen bir işine yaramayacak. Bir daha inanç sahibi olamazsın, o yok oldu. Tanrı'ya inanamazsın çünkü şüphe bir gerçektir ve inanç hayal ürünüdür. Hiçbir hayal bir gerçek önünde duramaz. Şimdi, Tanrı senin için bir hipotez olarak kalacak; duaların bir işe yaramayacak. Onun bir hipotez olduğunu biliyorsun, bir hipotez olduğunu unutamazsın.


Bir gerçek duyduğun zaman onu unutmak imkansızdır. Gerçeğin niteliklerinden biri budur: onu hatırlamaya ihtiyacın olmaz. Bir yalanın sürekli hatırlanması gerekir; yoksa unutabilirsin. Yalanı alışkanlık hale getirmiş birinin doğru söylemeyi alışkanlık hale getirmiş birinden daha fazla hafızaya ihtiyacı vardır. Çünkü doğru söyleyen birinin söylediklerini hatırlamaya ihtiyacı yoktur. Eğer sadece doğruyu söylüyorsan hiçbir şey hatırlamana gerek kalmaz. Ama eğer yalan söylüyorsan o zaman sürekli hatırlaman gerekir çünkü birine bir yalan söylemişsindir, bir başkasına bir başka yalan, bir başkasına da başka bir yalan. Kime ne söylediğini sürekli zihninde kategorize edip saklamak zorundasın. Ne zaman bir yalan hakkında bir soru sorulsa tekrar yalan söylemen gerekir, o yüzden sürekli çoğalır. Yalan, doğum kontrolüne inanmaz!
 

Gerçek bir bakire gibidir, hiç çocuğu yoktur; hatta evlenmemiştir. Tanrı'nın sadece rahiplerin, politikacıların, gücü elinde bulunduran elitlerin, pedagogların, seni psikolojik köle olarak tutmak isteyen herkesin, köle olarak kalmanda çıkarı olan herkesin yaratmış olduğu bir varsayım olduğunu anladığın zaman... Onlar senin korkak kalmanı istiyor, sürekli korkacaksın, için titreyecek; çünkü eğer korkmazsan, o zaman tehlikeli olursun.
 

Sen ya korkak, teslim olmaya hazır, gurursuz, kendi varlığına saygısı olmayan biri olacaksın; ya da korkusuz olabilirsin. Ama o zaman bir asi olacaksın, bundan kaçamazsın. Ya inançlı bir insan, ya da asi bir ruh olacaksın. O yüzden senin asi
olmanı istemeyenler -çünkü senin asi ruhlu olman onların çıkarlarına aykırı - sürekli seni zorluyor, zihnini Hıristiyanlıkla, Musevilikle, Müslümanlıkla, Hinduizmle şartlandırıyorlar ve içinin sürekli tir tir titremesini sağlıyorlar. Onların gücü bu, o
yüzden iktidar sahibi olmakla ilgilenen herkes, bütün hayatı hükmetmekten başka bir şey olmayan herkes bu Tanrı hipotezinden faydalanmak ister.
 

Eğer Tanrı'dan korkuyorsan - ve eğer Tanrı'ya inanıyorsan korkmak zorundasın - onun emirlerine, kutsal kitaplarına ve mesihlerine uymak zorundasın. Onun ve aracılarının söylediklerini yapmalısın.
 

Aslında o yok, sadece aracıları var. Bu çok garip bir iş. Din en garip işlerden biridir. Ortada patron yok ama bir sürü aracı var: rahipler, piskoposlar, kardinaller, papa, mesih, bütün hiyerarşi var; ama en tepede kimse yok.
 

Ama İsa gücünü ve yetkisini Tanrı'dan alıyor: Onun kutsal oğlu. Papa yetkisini İsa'ya dayandırıyor: Onun şaşmaz ve tek temsilcisi. Bu şekilde devam ederek, en alt seviyedeki rahibe kadar ulaşıyorlar... Ama bir Tanrı yok; o, sadece senin korkun. Sen tek başına yaşayamadığın için Tanrı'nın icat edilmesini istedin. Hayatı yaşama, onun güzellikleriyle, keyifleriyle, sıkıntılarıyla ve sancılarıyla yüzleşme gücün yoktu. Seni koruyan biri olmadan, üzerinde bir korunma şemsiyesi olmadan onları tek başına yaşamaya hazır değildin. Sen korktuğun için bir Tanrı istedin. Ve her yerde kalpazanlar vardır. Sen istediğin zaman her şeyi hemen yaparlar.
 

Senin korkmamanı sağlayan bu Tanrı fikrini bırakmalısın. Korkuyu yaşaman ve insanoğlunun bir gerçeği olarak kabullenmen gerekir. Ondan kaçmaya gerek yok. Asıl gerekli olan onun derinine girmen. Ve korkunun ne kadar derinine inersen aslında olmadığını o kadar net görürsün.
 

Korkunun tabanına ulaştığın zaman ise sadece güleceksin, korkacak bir şey yoktur. Ve korku kaybolduğu zaman geride masumiyet kalır. Ve o masumiyet summum bonum, yani dindar adamın gerçek özüdür.
 

O masumiyet güçtür.
 

O masumiyet varolan tek mucizedir.
 

Bu masumiyetten her şey olabilir ama bir Hıristiyan olmaz, bir Müslüman olmaz.
 

Masumiyetten sadece sıradan bir insan olarak çıkacaksın, sıradanlığını her şeyinle kabullenen, keyifle yaşayan ve tüm varoluşa şükreden biri olacaksın; ama Tanrı'ya değil, çünkü o sana başkaları tarafından verilmiş bir fikirdir.
 

Ama varoluş bir fikir değildir. O senin her tarafında, içinde ve dışında. Tam masumiyete ulaştığın zaman derin bir şükran - buna dua demeyeceğim çünkü duada sen bir şey istiyorsun; o yüzden derin bir şükran diyorum - derin minnet duygusu
yükselir. Sen bir şey istemiyor, sana zaten verilmiş olan bir şey için şükranlarını sunuyorsun.


Sana çok şey verilmiştir. Buna layık mısın? Bunu hak ediyor musun? Varoluş senin üzerinden o kadar çok şey dökmeye devam ediyor ki, daha fazlasını istemek çok çirkin bir şey. Şu ana kadar aldıklarına minnet duyman gerekir. İşin en güzel kısmı, ne kadar minnet duyarsan, varoluş seni o kadar ödüllendiriyor. Bu bir döngüye dönüşüyor: Daha çok aldıkça daha çok minnet duyuyorsun; daha çok minnet duydukça, daha fazla alıyorsun... Bunun sonu yok; bu, sonsuz bir süreçtir.
 

Ama unutma: Tanrı hipotezi gitmiştir. Ona hipotez dediğin zaman Tanrı fikri çoktan bırakılmış demektir. Korksan da, korkmasan da artık geri dönüş yoktur; o olay aşılmıştır.


Şimdi gidecek tek yol, korkuna doğru yol almaktır. Sessizce ona gir ki, derinliğini bulabilesin.
 

Ve bazen, çok da derin olmadığını görürsün.
 

Bir hikâye:
 

Geceleyin yürümekte olan bir adamın ayağı kaymış ve kayadan düşmüş. Orada çok derin bir uçurum olduğunu bilen adam yüzlerce metre düşmekten korktuğu için, kayanın üzerinde olan bir dala tutunmuş. Gecenin karanlığında dipsiz uçurumdan başka hiçbir şey göremiyormuş. Bağırmış, sadece kendi sesi yankılanmış; onu duyacak kimse yokmuş.
 

Adamın bütün bir gece boyunca nasıl bir işkence yaşadığını tahmin edebilirsin. Her an ölümün soluğunu hissetmiş, elleri soğuyormuş, gücünü kaybediyormuş... gün ağarırken aşağıya bakıp gülmüş: uçurum falan yokmuş! Sadece on beş santim aşağıda bir kaya varmış. Bütün gece orada uyuyabilir, rahatça dinlenebilirmiş - kaya o kadar büyükmüş - ama bütün gecesi bir kabusa dönüşmüş.
 

Kendi deneyimimden yola çıkarak konuşuyorum: Korku on beş santimden daha derin değil. O dala tutunup hayatını bir kabusa çevirme ya da dalı bırakıp ayaklarının üzerinde durma arasındaki tercih tamamen sana kalmış.
 

Korkacak bir şey yok!

 

Bu makale şu konularla ilgili olabilir : - - - - -
Allah Korkusu başlıklı 1781 kişi tarafından okundu ve 0 kişi tarafından yorumlandı

Bir Yorum Yazın

  
 
3+2 İşleminin Sonucu