• slideshow1
  • slideshow2
  • slideshow3
  • slideshow4

İsraf ile ilgili güzel sözler

Yorum :5
Kategori : Sözleri
İsraf ile ilgili güzel sözler

Yine Hz. Aişe (radıyallahu anha) "Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin, onlarda olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine verin, büyüyecekler de geri alacaklar diye onları israf ederek ve tez elden yemeyin. Zengin olan iffetli olmağa çalışsın, yoksul olan uygun bir şekilde yesin..." (Nisa, 6), ayeti hakkında şu açıklamayı yaptı: "Bu ayet, yetime bakan velinin fakir olması halinde, bakım hizmetine mukabil, yetimin malından uygun şekilde yiyebileceğini beyan için nazil olmuştur." Bir başka rivayette şöyle denir: "Veli, muhtaçsa, çocuğun malından, malın miktarına göre uygun şekilde alır."


İsraf, saçıp savurmak, boş yere harcamak, kıymetli olanı kıymetsiz yerde kullanmak demektir. Bu yüzden müsrif, hem kendine , hem de başkasına zarar verir.
 

İbnu Abbas (radıyallahu anhüma) anlatıyor: "(Cahiliye devrinde) kadın, Kabe-i Muazzama'yı çıplak olarak tavaf eder ve şöyle derdi: "Bana kim ödünç bir tavaf elbisesi verecek?" Elbiseyi fercinin üzerine kor: "Bugün bir kısmı veya tamamı görülür ama, ondan açılanı helal etmem" derdi. Bu tatbikatla ilgili olarak şu ayet indi: "Ey Ademoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyerek gidin, yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah müsrifleri sevmez" (A'raf, 31).

Müsrif, hem akılsız, hem de ahlaksızdır. En büyük zararı kendisine verir. Kötü örnek olur, zayıf karakterli ve bilinçsiz insanları da etkiler. Savurganlığı nisbetinde, insanların kızgınlığını, kırgınlığını ve nefretini kazanır..

Hasan Basri (rahimehullah) hazretleri anlatıyor: "Hasan İbnu Ali, vallahi Hz. Muaviye (radıyallahu anhüma)'yi dağlar gibi büyük askeri birliklerle karşıladı. Bunun üzerine Amr İbnu'1-As, Hz. Muauiye ye: "Ben vallahi, öyle askeri birlikler görüyorum ki, bunlar kendileri gibi (sayıca ve keyfıyetçe) akran olan birlikleri öldürmedikçe geri dönmezler" dedi. Muaviye de Amr (radıyallahu anh)'a -ki vallahi Hz. Muaviye bu iki adamın hayırlısıdır- şu cevabı verdi: "Ey Amr, söyle bakalım! Şunlar (bizimkiler) öbürlerini, öbürleri de şunları öldürseler Müslümanların işlerini kim benim adıma yürütecek, kim kadınlarının, yetimlerinin bakımını benim adıma üzerine alacak?" Sulh yapmak için, Kureyş'in Beni Abdişşems boyundan iki kişiyi yani Abdurrahman İbnu Semüre ve Abdullah İbnu Amir'i, Hz. Hasan (radıyallahu anh)'a gönderdi. Bunlara: "Haydi, şu zata gidin, ona (sulh yapmak istediğimizi) söyleyin. (Hilafet arzusundan vazgeçmesini) taleb edin, (buna mukabil ne isterlerse) verin!" dedi. Bunlar Hz. Hasan (radıyallahu anh)'ın yanına gidip, huzuruna çıktılar. (Hz. Muaviye'nin tenbihine uygun olarak) konuştular. (Hilafeti Hz. Muaviyeye bırakması halinde ne isterse vereceğini) söylediler. Hz. Hasan (radıyallahu anh) onlara: "Bizler Abdulmuttalib'in oğullarıyız. Beytu'l-maldan bir hissemiz var. Bu ümmet (ihtiyaç karşısında mal için) kanını israf etmeye başladı. (Beytu'1-maldan bize ayrılacak hisse nedir?)" dedi. Onlar: "Hz. Muaviye size şunları teklif ediyor, hilafetten vazgeçmenizi taleb ediyor, mukabilinde ne istediğinizi soruyor" dediler. Hz. Hasan (radıyallahu anh): "Sizin bu vaadlerinizi bize kim tekeffül edecek?" dedi. Elçiler: "Sana biz tekeffül ediyor, garanti veriyoruz!" dediler. Hz. Hasan her ne talebte bulundu ise hepsine: "Biz tekeffül ediyoruz!" diyerek teminat verdiler. Böylece Hz. Hasan, Hz. Muaviye (radıyallahu anhüma) ile sulh yaptı. Hasan Basri demiştir ki: "Ben Ebû Bekir (radıyallahu anh)'i işittim şöyle demişti: "Resûlullah (aleyhissalatu vesselam)'ı minberde gördüm, yanında Hz.Hasan İbnu Ali vardı. Bazan halka yöneliyor, bazan Hasan'a yöneliyor ve: "Şu oğlum, seyyiddir. Umulur ki, Allah bununla iki muazzam Müslüman orduyu sulha kavuşturacak" diyordu."

İsrafın altında, bir kendini gösterme, merakı vardır. Başkalarına üstünlük taslama, varlığını görünür kılma, değersizliğini abartılı saçıp savurmlarla örtüp gizleme duygusu, israfı körükler.

İsraf, lüksün anasıdır. Dış dünyasını sun’i yıldızlarla süsleyenler, iç dünyalarının semasını yıldızsız bırakıp, hep karanlıkta kalanlardır. Daima, kendi bolluğu ve refahı adına; yoklukla, açlıkla, imkansızlıkla boğuşanları görmezden gelen, zalim bir gafletin anasıdır israf…

Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) secde ettiği vakit şöyle dua okurdu: "Allahım sana secde ettim, sana inandım, sana teslim oldum. Yüzüm de, kendisini yaratıp şekillendiren, ona kulak, göz takan yaratanına secde etmiştir. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir" (Hacc 14). Resûlullah (aleyhissalatu vesselam)'ın teşehhüdle selam arasında okuduğu en son duası: "Allahümmağfir Ii ma kaddemtü ve ma ahhartü ve ma esrertü ve ma a'Ientü ve maesreftü ve ma ente a'Iemu bihi minni ente'I-mukaddim ve ente'I-muahhir. La ilahe illa ente. (Allahım, geçmiş ömrümde yaptıklarımı, gelecekte yapacaklarımı, gizli işlediklerimi, aleni yaptıklarımı, israflarımı, benim bilmediğim fakat senin bildiğin kusurlarımı affet. İlerleten sen, gerileten de sensin, senden başka ilah yoktur)".

İnsanın içinde zaten var olan bu canavarı, Batı Medeniyeti besledi, büyüttü ve kışkırttı. İsraf, tüketim ekonomisiyle sıradan ve normal bir iş, hatta bir fazilet haline geldi. Topluma benimsetilen bu yanlış idrak sayesinde, artık utanılacak değil,övünülecek ve imrenilecek bir özellik haline geldi. Kazandığı bu itibar sebebiyle de, israf,artık dizginlenemez ve önüne geçilemez bir hale geldi.

Bu sonuçta, tabii ki basının da, çok mühim bir katkısı vardır. Zira,bir çok israfı, allaya pullaya reklam  ve  haber konusu yapıyor, dolayısıyla da, insanları müsrif olmaya özendiriyor. Basının verdiği genel mesaj, şöyle özetlenebilir:

Hz. Aişe (radıyallahu anha) anlatıyor: "Onbir kadın oturup, kocalarının ahvalini haber vermede ve hiçbir şeyi gizlemiyecekleri hususunda birbirlerine kesin söz verip anlaştılar: Birincisi (zemmederek): "Benim kocam (yalçın) blr dağın başındaki zayıf bir devenin eti gibidir. Kolay değil ki çıkılsın, semiz değil ki götürülsün '' dedi. (Yani kocasının sert mizaçlı, huysuz, gururlu oluşuna, ailenin kendisinden istifade etmediğine işaret etti.) İkincisi (de zemmederek): "Ben kocamın haberini faş etmek istemem, çünkü korkarım. Eğer zikretmeye başlarsam büyük-küçük herşeyini söyleyip bırakmamam gerekir, (bu ise kolay değil) '' dedi.. (Bu sözüyle kocasının çok kötü olduğuna işaret etti). Üçüncüsü (zemmederek): "Benim kocam uzun boyludur, konuşursam, boşanırım, konuşmazsam muallakta bırakılırım '' dedi. (Bu da kocasının akılca kıt olduğunu belirtmek istedi). Dördüncüsü (överek): "Kocam Tihame gecesi gibidir. Ne sıcaktır, ne soğuktur. Ne korkulur, ne usanılır '' dedi. Beşincisi: "Kocam içeri girince pars, dışarı çıkınca arslan gididir. Bana bıraktığı (ev işlerinden hesap) sormaz'' dedi. Altıncısı: "Kocam, yedi mi (üst üste katlayıp) çokyer, içti mi sömürür, yattı mı sarınır. Benim kederimi anlamak için (elbiseme) elini sokmaz.'' (Bu da kocasının kendisiyle ilgilenmediğini, yiyip içmekten başka birşey düşünmediğini söylemek ister.) Yedincisi: "Kocam tohumsuzdur (erlik yapmaktan acizdir). Her dert onundur (vücudunda çeşitli hastalıklar var). Başımı yarar, vücudumu yaralar, (bunları yapmak için) herşeyi toplar, (her eline geçeni kullanır, vurur) '' dedi. Sekizincisi: "Onun (vücuduna) dokunmak tavşana dokunmak gibi (yumuşak)tır. Güzel kokulu bitki gibi hoş kokar" dedi. Dokuzuncusu: "Kocamın direği yüksektir (evi rahattır), kılıcının kını uzundur (boylu posludur), ocağının külü çoktur, evi meclise yakın (misafırperver) bir adamdır'' dedi. Onuncusu: "Kocam maliktir, hem de ne malik! Artık akıl ve hayalinizden geçen her hayra maliktir. Onun çok devesi vardır. Develerin çökecek yerleri çok, yaylakları azdır. Çalgı sesini duydular mı helak olacaklarını anlarlar. (Yani develer yayılmaya salınmaz, kesilmek üzere bekletilir, çalgı ve eğlence sesi duyunca kesileceklerini anlarlar demektir.) Onbirincisi: "Kocam Ebu Zerr'dir. Amma ne Ebu Zerr'dir! Anlatayım: Kulaklarımı zinetlerle doldurdu, bazularımı yağla tombullaştırdı. Beni hoşnut kıldı, kendimi bahtiyar ve yüce bildim. O beni Şıkk denen bir dağ kenarında bir miktar davarla geçinen bir ailenin kızı olarak buldu. Beni atları kişneyen, develeri böğüren, ekinleri sürülüp daneleri harmanlanan müreffeh ve mesud bir cemiyete getirdi. Ben onun yanında söz sahibiyim, hiç azarlanmam. (Akşam) yatar sabaha kadar uyurum. Doya doya süt içerim. Ebu Zerr'in annesi de var: Ümmü Ebu Zerr. Ama o ne annedir! Onun zahire anbarları büyük, hararları iri, evi geniştir. Ebu Zerr 'in oğlu da var. Ama ne nezaketli gençtir o. Onun yattığı yer, kılıcı çekilmiş kın gibidir. Onu dört aylık bir kuzun


“Eskiyi at, yeniyi al! Eskimeden at, ihtiyaç olmadan al! Daha çok, daha sık, daha lüks al! Al, al, al! At, at, al!  At, al; al at!"

Değerin, alabildiğinin değeri kadar…Alamayan değersizdir, hiçtir. İnsan oturduğu ev kadar, bindiği araba kadar, müdavimi olduğu lokanta kadar, kısacası harcadığı para kadar değerlidir.

Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Ben çarşıdan et almış hamala vermiş eve dönüyordum. Hz. Ömer radıyallahu anh yolda bana yetişip: "Bu da ne?" diye sordu. "Canımız et çekmişti, gidip bir dirhemlik et satın aldım" dedim. Bunun üzerine: "Canın bir şey çektikçe gidip ondan alıyor musun? Herkese, israf olarak, canının her istediğini yemesi yeter!" diye çıkıştı."

Böyle düşündüren maddeci inancın mabedi, alış veriş merkezleridir. Parıltılı ihtişamlarıyla, hep alan, kazanan , oyalayan, çalıp çığıran, eğlendiren, hatta sömüren merkezler… Bir itibar kazandırdığı sanılan markalar dünyasına mahkum, modanın peşinde, modacının kulu kölesi olan insanlar…

Reklamlar, sanal ihtiyaç alanları oluşturuyor. Böylece, temel ihtiyaç maddeleri çeşitlendikçe çeşitleniyor, insanın olmazsa olmazı, dörtten dört bine çıkıyor, çıkarılıyor. Sürekli artan ve yenilenen ihtiyaçlarını ele geçirmekte zorlananlara, tüketim ekonomisi olmayan parayı harcama imkanı sağlıyor. Böylece ortaya, kredi kartları çıkıyor. Olmayanı harcayan müsrifler sebebiyle, günümüz  ekonomisinin en tehlikeli kara deliği haline gelen kredi kartları…

Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam bir gün: "Halınız var mı?" diye sordular. "Bizde halı da nasıl olsun?" dedim. "Şurası muhakkak ki o da olacak!" buyurdular. Nitekim dediği gibi oldu. Gün geldi ben hanımıma (israf ve mekruh addettiğim için): "Şu halını benden bari uzak tut!" diye çıkıştığım vakit: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam: "Sizlerin de halıları olacak!" dememiş miydi?" diye karşılık verdi."


Bu bencil yaşama biçimi, tamamiyle israf üzerine kuruludur. İsraf ise, dipsiz bir kuyu gibidir, sonu kapkaranlık, bir türlü görünmüyor. Fakat, görünen tek gerçek o ki, israf iflah etmiyor.

İsraf, nice bitmez sanılan serveti, hazır parayı bitiriyor. Bitmez, tükenmez sanılan birikimler, miraslar güneş görmüş buz gibi eriyiveriyor.

" İnsan nefsinin her istediğini alıp yemek israf yönünden kâfidir." Hz. Ebu Bekir (R.A.)

" Bir kaç güne yetecek bir rızkı, bir günde harcayan hâne halkına ben buğz ederim."  Hz. Ömer (R.A.)

" İsraf etmede hayır, hayırda israf olmaz."   İmâm-ı Âzam (R.A.)

"Parana şefkat eyle, malına acı, telef etme ki, ayıptan ve borçtan kurtulasın."  Ebu'l Fethi'l-Büstî

" İsraf safâhetin, sefâhet, sefâletin kapısıdır. " Said Nursî

" Küçük harcamalardan sakının, ufak bir delik koskoca gemiyi batırmaya yeter."  Benjamin FRANKLIN

İsrafa bulaşmamak için, önce insanın dünyaya bakışını düzeltmek gerekiyor. Bu dünya sonlu ve sınırlı bir yaşama alanıdır. Devam eden bir yolculuğun mola yeridir. Bütün himmeti, emeği, gayreti buraya sarfetmek müthiş bir yanlıştır.

Bu yanlışta karar kılan insan, dünyanın bütün imkanlarını sadece kendisi içinmiş gibi bilir ve tüketir. Tabii ki böyle bir açgözlülükle menfaatine saldıran kişi, dünya ile birlikte, kendisini de tüketir.

" Müslüman bir kimsenin, bir malda kusur olduğunu bildiği halde, müşteriye haber vermeden satması haramdır."  Ravi: Buhari, Büyu 1

" Yiyiniz, tasadduk ediniz, giyiniz. Fakat bunları yaparken israfa ve tekebbüre kaçmayınız . " Ravi: Nesâi, Zekat 66

" Cennet ehlinden derecesi en düşük olanın seksenbin hizmetçisi, yetmişiki zevcesi vardır. Onun için inciden, zebercedden ve yakuttan bir çadır kurulur. Bu çadır, Câbiye’den San’a'ya kadar uzanan bir büyüklüktedir." Ravi: Tirmizi, Cennet 23

" Oysa ki bu dünya, sadece bize ait değildir. Bizden sonra geleceklere de, yetmesi gerekir. Yüce Yaratıcı’nın emrettiği gibi tutumlu yaşandığında, bütün zamanlarda herkese de yetecektir.


İsrafa dağlar dayanmaz; her hazırın bir tükeniş anı vardır.

Asıl yatırımı sonsuz ve sınırsız dünya için yapmak gerekir.

Bu sebeple Rabbimiz uyarır:

“-Yiyin, için ama israf etmeyin!”

Yiyip içmekte israfa kaçanlar, bir zaman sonra o israfın getirdiği fazlalıklardan kurtulma mücadelesi veriyorlar. Varlıklılar, yeme içme çokluğundan; yokluk içindekiler de, açlıktan perişanlık çekiyorlar. Zira,israf bencil yapıyor; bencillik de cimrileştiriyor. Böylece ortaya dengesiz bir dünya çıkıyor:

Bir yanda müsrifler, diğer yanda açlar. Sodom ve Gomore ahalisi, yiyemez oluncaya kadar yedikten sonra, kusma çukurlarına koşup midelerini boşaltıyorlar, sonra da, tekrar yemeye koşuyorlrdı… Ama o toplumda da açlar vardı…

Mevlana deyişiyle, bir yanda, içi boş lüks elbiseler, diğer yanda da elbisesiz adamlar… Şairler Sultanı’na göre de, “Başsız başsız adamlar!”

İmam Azam,devrinin en zengin adamı olarak, ne güzel der: “İsrafta hayır yoktur; hayırda da israf yoktur.”

Bu muhteşem Alim, taksitle bir şey almazmış. Sebebini soranlara da, “Benim, o kadar süre yaşayacağıma dair garantim yok” dermiş.

Asıl marifet, zenginken müsrif olmamaktır. Fakir zaten tutumlu olmaya mecburdur. Beş yıldızlı otellerin, lokantaların açık büfe ortamlarında israfa düşmemek ise, yiğitliktir.

Bollukta tutumlu olmak, nimetin devamına fiili bir duadır. Çünkü israf, nimeti nimet saymamak, küçümsemek , önemsiz ve değersiz görmek demektir.

Nimeti hor görmek ise, nimetin sahibini takdir etmemek demektir. Bu takdirsizlik ve kıymet bilmezlik, bazan itham ve iftira boyutlarına bile varabilir. Bu da, israf kötülüğünün , giderek inançsızlığı nasıl doğurduğunu gösterir.

Basit ve önemsiz sanılarak, takdir edilmeyen nimet israf edilir. İsraf , nimete fiili bir şükürsüzlüktür. Şükürsüzlük ise, Yüceler Yücesi’ne saygısızlık, sevgisizlik ve takdirsizliktir.

Her nimetin gönderen hanesinde tek isim vardır:

“-Allah (c.c.)”

Onun nasibettiği her şey, çok değerlidir. Değerli şeyler ise, israf edilmemelidir. Bizim sunduğumuz bir hediyeyi, kıymetsiz görerek, buruşturup çöpe atan bir insana, biz nasıl bakarız?

Rahmetli dedem, abdest alırken büyükçe bir tahta kaşık kullanır, suyun zerresini damlatmamaya özel bir özen gösterirdi.Çocuk yaşımızdayken, onun bu gayreti çok tuhafımıza giderdi. O da bize, Güzeller Güzeli’nin hadisini hatırlatırdı:

“-Bir ırmaktan abdest alırken bile,suyu israf etmeyiniz.”

Bütün büyükler,israftan kaçınmışlardır. Az eşya ile,çok sade yaşamışlardır.Maddi boyutları bakımından küçülenler,manevi boyutlarıbakımından büyümüşlerdir. Yani, “Beden inceldikçe,ruh kalınlaşmıştır.”

Osmanlı,manevi ihtişam döneminde mütevazı Topkapı Sarayı’nı, çöküş döneminde ise, Dolmabahçe Sarayı’nı yapmıştır.

Mana da derin ve zengin olan, madde de israflı yükseltilere tenezzül etmez.

Ancak, israfla cömertliği birbirine karıştırmamak gerekir. Cömertin varlığı elinde olur; onu HAKİKİ SAHİBİ adına tasarruf eder; müsrif kendini mal sahibi sanır, emanetçi olduğunu unutur, harcama kurallarını da kendisi koyar …

Müsrif,döke saça kendine harcarken mutludur ; cömert başkasına verirken huzur bulur…Alışverişte sıkı pazarlık yapar ama, kazandığının birkaç katını sadaka ve yardım olarak sarfederken eli titremez, tam tersine yüreği sevinçlerle dolar. Mehmet Akif dedem, ne güzel örnektir bu hususta…Dostu Rıza Efendi onu şöyle anlatır:

“-O,ne yüksek bir insandı! Onun şahika-i faziletine erişmek ne mümkün! Fakir veya yetim bir çocuk görse, hemen kesesini boşaltırdı. Parası yoksa, ağlardı. Yardım için arkadaşını teşvik ederdi. Ahbabının kesesini kendi kesesi gibi, kendi kesesini de ahbabının kesesi gibi bilirdi. Nazarında paranın hiç kıymeti yoktu. Elinden gelse,yeryüzünden fakirliği ve sefaleti kaldırırdı. İnsanlara karşı, o kadar hayırhahtı.”

Dünya, maddi bir israf çılgınlığı yüzünden krize düştü. Ancak, derin bir ekonomik kriz ile, tutumlu olmayı hatırladı. Ancak, kerhen hatırladığı tutumluluğu uygulaması, hiç de kolay değildir. Tutumluluk, bir alışkanlık ve eğitim işidir.

Bu sebeple, daha çocukluktan itibaren, yeni nesillere, israftan kaçma alışkanlığı kazandırılmalıdır. Mesela, çocukların, mutlaka bir kumbaraları olmalıdır. Almak istediklerini, hemen önlerinde bulmamalılar.

Eski eşyalarını biriktirmeyi ve onlarla yoksul yaşıtlarını sevindirmeyi düşünebilmeliler.

Yiyecekleri kadar yemek almalı; tabaklarında yemek bırakmamalılar. Meyveleri birbirlerine atacak malzeme olarak görmemeliler. Yemeğe Allah’ın adıyla başlayıp, doyduktan sonra da nimetin Sahibi’ne şükretmeyi unutmamalılar.

Büyükler, bu hususta da küçüklere mutlaka örnek olmalılar.

Müslüman evinde israf olmaz. Bu sebeple de, Müslüman’ın evinden çöpe pek az şey çıkar.

Zira orada karpuzun, portakalın, limonun kabuğu işe yarar… Yenen zeytinin çekirdeği tesbih olur. Bayat ekmek köfte olur. Ekşimiş yoğurt ayranlaşır. Eskimiş eşya görev değiştirir, işe yaramaya devam eder.

İsraf kalksa, ekonomik durum kendiliğinden düzelir, krizden eser kalmaz.

Evliliği, israfla başlayan gençleri, iktisada nasıl alıştıracağız? Gösterişli davetiyeler, orijinal nikah şekerleri, lüks salonlar, pahalı elbiseler , gelinlikler, yuvaya mutluluk getiremiyor; eşya işe yaramıyor.

Selamı da israf etmeyiniz, kelamı da… Alana veriniz selamı, dinleyene söyleyiniz…Söyleyeni dinleyiniz hayırsa…Eğer selamınız alınmazsa, siz alınız tekrar…Kelamınız boşa gidecekse, tutun çenenizi…Ne selam israf olsun, ne de kelam…

" Sevginizi de, kalbinizde bastırarak israf etmeyiniz; sevilecek bunca güzel şey yaratmışken Rabbimiz…
Bir kulun kalbinde (ümit ve korku) birleşti mi Allah o kulun ümid ettiği şeyi mutlak verir ve korktuğu şeyden de onu emin kılar."  Ravi: Tirmizi, Cenaiz 11

" Kim, kendisine yapılan bir iyliğe karşı, bunu yapana: ‘Hz. Allah sana hayırlı mukafat versin’ derse teşekkürü en mükemmel şekilde yapmış olur." Ravi: Tirmizi, Birr 86

"İki göz vardır, onlara ateş değemez: Allah için ağlayan göz ile Allah yolunda uyanık sabahlayan göz." Ravi: Tirmizi, Fedailu’l-Cihad 7

Hz. Mu’az İbnu Cebel radıyallahu anh anlatıyor. “İki kişi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın huzurunda küfürleştiler. (Öyle ki) birinin yüzünde (diğerine karşı) öfkesi gözüküyordu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Ben bir kelime biliyorum, eğer onu söyleyecek olsa, kendinde zuhur eden öfke giderdi: Eûzu billahi mineşşeytanirracim” buyurdular Ravi: Tirmizi, Da’avat 53

" Kim korkarsa akşam karanlığında yol alır. Kim akşam karanlığında yol alırsa hedefine varır. Haberiniz olsun Allah ın malı pahalıdır, haberiniz olsun Allah’ın malı cennettir." Ravi: Tirmizi, Kıyamet 19

Bu makale şu konularla ilgili olabilir : - - - - - - - -
İsraf ile ilgili güzel sözler başlıklı 8006 kişi tarafından okundu ve 5 kişi tarafından yorumlandı

Bir Yorum Yazın

  
 
3+2 İşleminin Sonucu